24 Nisan, 1915, İstanbul

Yahya Kemal, Paris’ten dönmüştü.

Darüşşafaka İdadisi’nde tarih ve edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Ben ve Ahmet Hamdi onun öğrencileri olmuştuk…

Yahya Kemal, Balkan yenilgisinden dolayı kederleniyor, arada bir dersi bir yana bırakıp Alfred de Vigny’nin Kurdun Ölümü şiirini okuyordu, o zaman mest oluyorduk… Sonra ben, şiiri Fransızca, üstelik ezberden okuyunca, herkes ağlıyordu; Yahya Bey, Türkçe çevirisiyle veriyordu şiiri, yani onda kurt ölümü millet oluyordu, ben okuyunca, doğa ve aşk oluyordu… O zaman, gözden değil, kalpten ağlıyordu herkes. Benim şiir anlayışım bu idi… Büyük şiiri arıyordum ama beni çekemeyenler vardı… Samsat’tan gelmiş, bize burada şiir dersi veriyor diyenler… Hem Ahmet Hamdi, hem de bir meseleden dolayı bize yanaşmayan Nazım, beni çok kıskanırdı. Ne yapayım, onlar denizi, gölleri, ben nehirleri seviyordum. Yine de aramız iyiydi, hoştu, babamda edebiyatçılara çok bulaşma demişti, kibirli olurlar. İki iş yapıyordum, bir saat tamiri ve okula gitmek… Canım sıkılınca da Tevfik Fikret’in yanına gidiyordum… Tevfik Bey, insan değildi, başka bir şeydi… Sis şiirimi oku deyince, elimde kağıdın titrediğini gördüm: “Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir/ Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir” deyince, titremeyen kim vardı? Hiç kimse.

Benim için her şey iyiydi, güzeldi, ta ki, o güne kadar.

O gün İstanbul’un bütün camilerinde Haşir Suresi (سورة الحشر : Toplama, sürme) okundu ve surenin faziletleri bir anda yayıldı, sureden üç ayetinin okunması halinde kişinin müjdeler alacağı bildirildi. Tanıdık, komşu, esnaf, dost gibi ifadeler kalktı, güneş, dünyadan yengeç gibi çekildi…

Derken İstanbul ablukaya alındı. Mahalleler içinde evler seçildi. İlk gece herkesçe bilinen kimseler gözaltına alındı. Aralarında cemiyete yakın kimseler ve mebuslar vardı; bunlardan biri Kirkor Zohrab’dı. Bir yanlış anlama olabilir miydi? Zohrab, bir gün sonra bırakıldı ama ikinci gün, mahalleler boşaldı. İki binin üzerinde kişi gözaltına alındı, bu sayı, giderek arttı. Babam, iki katır buldu, Samsat’a gidelim dedi ama birkaç gün sonra babam da alındı, ben, baba dostu mirahur Necip Bey’in ahırında saklandım. İki gün hayvan tersi içinde kaldım… Necip aslında iyi bir adam değildi ama nalbant Samsatlı olunca, beni baba dostu diye idare etti…

Bir yıl önce de cemiyet nüfus sayımı yapmıştı, İstanbul’un nüfusu milyona yakındı; yüz binin üzerinde Ermeni, iki yüz binin üzerinde Rum ve altmış binin üzerinde Yahudi vardı; böyle deniliyordu ama şimdi, sokaklar boştu; insan yüzleri, sessizlikten bir kabuktu, hatta insan diye bir şey yoktu; şehir, acı soluyan bir hayvandı, sinmiş miydi, kükrüyor muydu, belli değildi. Çocuklarını arayanlar Zohrab’ın kapısını çalıyordu. Ben babam için gittim. Zohrab’ın elinden hiçbir şey gelmiyordu ama herkes kimi adresler öneriyordu: Bir gitsen!

Zohrab bizi kırmadı, Sait Halim Paşa ve Talat Paşa’ya gideceğim dedi. Aslında ikisi birdi. Said Halim, cemiyete arasına koyduğu küçük bir mesafeyle bilinirdi ama cemiyetin önüne koyduğu her şeyi imza etmekten geri kalmazdı: Talat söyler o yapar ya da o söyler Talat yapardı; sonra da “ikisinin arası kötü” diye derlerdi. Zohrab’ın bilmediği bir şey değildi bu, ama yine de şansını denemeliydi.

Zohrab’a ben de eşlik ettim. Halim Paşa’nın denize nazır bir Arap sarayını andıran yalısına vardığımızda ikindi üstüydü. Kapısının üstünde yelesi kabarmış, bir çakıl taşını ısırıp iki parça etmiş bir aslan vardı; aslanın önünde bir yılan, ayaklarından ağzına doğru yürüyordu; bu yılan ve aslanın arkasında yürür halde bir akrep vardı. Zohrab, kabartmalardan geçince birden yüzü yandı. Halim Paşa nazikti,  ama naziklik onda doğal bir davranış biçimi değildi. Zohrab bunu biliyordu. Naziklik bir mesafeydi; böylece çelikten baltaya gül nakşediyordu, böylece ince dili, nazik el kol hareketleriyle bir içtenlik duygusu veriyordu ama bu, insanda bir irkilmeye neden oluyordu, çünkü bu içtenlik, bir alışveriş halinde gelişiyordu, her şeyi satın alabilirim diyordu ama bunu da hiç belli etmiyordu, nazik biri olarak, iki de bir işaret parmağını dudağına götürüyor, alttan alta bir akıl okuması yapıyor, bunu da can kulağıyla dinlemiş duygusu veriyor, bazen de elini kulağına götürerek, tam anlamadım, duyamadım diyerek, dinleyerek başarıyordu. Zohrab, “paşam bir şey yapın” dediği zamanda, “sükûn” demiyordu, “sükûn edeceğiz” diyordu, böylece yavan bir yanında olma duygusu veriyordu.

O gece Zohrab, uyuyamadı, annesi, babası sonra ona azizlerin hayat hikâyelerini anlatan dedesi, onu göğsüne bastırırken bir dünyayı içinde taşıyan ninesi gözlerinin önünde gidip geldi. Bir ara, daldı: Elindeki Meryem ikonu yere düştü; kırılmadı, yere yapıştı. Eğildi, kaldıramadı, bir kalabalık; kalabalık arasından 39 kişi eğildi ama yine de ikonu kaldıramadı. Derken gök gürledi. Gözleri kapandı, ikon yerdeydi; şimşek, yağmur ve nar tanesi iriliğinde dolu yağmasına rağmen, ikon hala yerdeydi. Belli, kent, suda boğulacaktı. Sonra ikon, bir insanmışçasına kentin kapısı önünde durdu. Zohrab, uyandı. Sabah olmuştu. Acelesi vardı. Talat’ın yanına gidecekti. Üç gün önce poker oynamışlardı. Talat’ın elini görmüştü, oyun ve dava arkadaşına, “arkadaşlarımı bırak” diyemezdi, yaş olarak küçüğüydü, sırasında bakıştan bile bir şeyleri anlatmışlıkları vardı. Talat’ın yanına varınca, bir tek şey söyledi: “Talat” dedi, “bu iş kötüye gidiyor.”

Zohrab anladı, Talat, Talat değildi; onun oyun arkadaşı değildi; mesele büyüdükçe Talat’ın eli de güçleniyordu. Hatta ona peygamberlik payesi biçenler vardı. Mehmet Ziya, “bu millet” diyordu, “sen olmasan öksüz kalacak.” Sonra kahvelerde Mehdi’nin geldiğini söyleyen vardı; Mehdi, Talat’tı. Dindar olmayanlar da Talat’ı Turan gemisiyle, Türkleri kurtaracak olan biri olarak görüyordu.

Korku var. Gözaltılar durmuyor. Gözaltına alınanlar kibar polislerce evlerinden alınıyordu. Pangaltı’dan Gomidas’ı alanlar, “bir ifade” demişti, beş dakika bile sürmez! Aklı fikri, en küçük bir sesten müzikler yapmak olan, baktığı her renge bir nota bulan bu adam, kimseye bir şeyler söyleme ihtiyacı bile duymamıştı. Evden çıkarken, birden yutkunmuştu; arabaya bir atı sürer gibi zorla sokuyordu, artık bağırmak nafileydi.

Gomidas için bir şeyler yapmak isteyenler oldu; yakın dostudur, şiirlerini besteledi, hem hükümet hem cemiyet için önemli bir adamdır diye Mehmet Emin arandı ama o’da hiç oralı olmadı, hatta bir hafta sonra Türk Ocağı’nda konser verecekti deyip olup biteni duymazlıktan geldi. Pişkindi. Kumkapı’da oturan ve yine Gomidas’la yakın dost olan Halide Edip de kapısı........

© İlke TV