Rojava’nın bize anlattıkları |
Suriye’nin kuzeydoğusunda yaşanan son gelişmeler, Kürtlerin yalnızca askerî ya da diplomatik bir tercihle değil, aynı zamanda zamana sıkıştırılmış bir karar rejimiyle karşı karşıya bırakıldığını göstermektedir.
Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ilan edilen ateşkes, bir çatışmasızlık aralığından çok, Suriye devletinin ülke sathında yeniden egemenlik tesis etmeye yöneldiği bir restorasyon hamlesinin parçası olarak şekillenmektedir.
Ateşkesin dili, müzakere edilen bir siyasal statüden ziyade, SDG’nin belirli bir takvim içinde merkezi devlet aygıtına entegre edilmesini öngören güvenlik temelli bir çerçeve sunmaktadır. Bu çerçeve, Kürtlerin fiili özerklik kapasitesini siyasal bir kazanım alanı olmaktan çıkararak, merkezi devletin denetim ve kontrol mekanizmalarına tabi kılmayı hedeflemektedir.
Bu çerçeve içinde Türkiye’nin pozisyonu, süreci belirleyen temel dış baskı eksenlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Ankara’nın açık biçimde “SDG silah bırakmalı ve dağıtılmalı” yönündeki açıklamaları, Şam’ın merkezileşme hamlesini tamamlayan bir güvenlik hattı oluşturmaktadır (Reuters, 2026a).
Böylece Suriye Kürtleri açısından mesele, yalnızca Şam’la yürütülen bir iç müzakere olmaktan çıkmakta; Türkiye’nin güvenlikleştirici söylemiyle pekiştirilen bölgesel bir baskı düzenine dönüşmektedir.
Ateşkesin güvenlik merkezli dili, Kürt aktörleri siyasal özne olarak tanımlayan bir müzakere çerçevesinden ziyade, denetlenmesi ve uyumlandırılması gereken bir güvenlik sorunu olarak konumlandırmaktadır. Bu durum, Kürtlerin taleplerini siyasal haklar ve kolektif statü düzeyinden çıkararak, silahsızlandırma ve denetim eksenine sıkıştırmaktadır.
Bu tabloyu hızlandıran ve derinleştiren temel bağlamlardan biri İran’daki krizdir. Son protesto dalgalarında ölümlerin ve en sert çatışmaların Kürt çoğunluklu bölgelerde yoğunlaştığına dair haberler, İran rejiminin Kürt coğrafyasını giderek daha açık biçimde bir “risk bölgesi” olarak kodladığını göstermektedir (Reuters, 2026b; Al Jazeera, 2026a).
Bu kodlama, Kürt meselesini İran bağlamında hak ve siyaset ekseninden kopararak, olağanüstü hal ve iç güvenlik rejimi içine yerleştirmektedir. İçeride artan baskı, kitlesel tutuklamalar ve medya kısıtlamaları; dışarıda ise sınır ötesi “terörle mücadele” söylemiyle Irak Kürdistanı hattının daha rahat hedef alınabilmesi, bu güvenlikleştirmenin doğrudan sonuçlarıdır (Associated Press, 2026a). Böylece Kürt coğrafyası, yalnızca bir iç muhalefet alanı olmaktan çıkarak, bölgesel güvenlik risklerinin yönetildiği ve dışsallaştırıldığı bir sınır kuşağına dönüştürülmektedir.
İran krizinin bölgesel etkisi yalnızca Tahran’ın iç politikasıyla sınırlı değildir. Kriz derinleştikçe, bölgesel ve küresel aktörlerin öncelikleri “yeni siyasal düzenler kurmaktan” ziyade, mevcut dengeleri korumaya ve istikrarı kilitlemeye yönelmektedir. Bu refleks, çok aktörlü ve parçalı egemenlik alanlarını tolere etmek yerine, tek muhataplı ve merkezileşmiş devlet yapılarıyla çalışmayı tercih eden bir diplomatik hattı güçlendirmektedir.
Suriye bağlamında bu, Şam’la çalışmanın, Kürtlerin kurumsal özerkliğini korumaktan daha düşük maliyetli ve daha öngörülebilir bir seçenek olarak görülmesi anlamına gelmektedir. Aynı mantık, Ortadoğu’nun farklı bağlamlarında da gözlemlenen bir eğilime işaret etmektedir: Krizlerin derinleştiği momentlerde özerk ya da yarı özerk yapıların değil, merkezî devlet aygıtlarının muhatap........