Pazarlıkçı yönetişim çağındı Batı, Ortadoğu ve Kürtler
2026 başı itibarıyla küresel siyasette gözlemlenen dönüşüm, tekil politika değişiklikleriyle açıklanamayacak ölçüde yapısaldır. Avrupa ülkelerinde bütçe kısıtlarının savunma harcamaları lehine yeniden düzenlenmesi, göç ve iltica rejimlerinin sertleştirilmesi ve demokratik standartların pratikte ikincil bir konuma itilmesi; ABD’de ise Trump yönetiminin uluslararası kurumlardan sistematik biçimde çekilmesi ve uluslararası hukukun bağlayıcılığını açıkça reddeden bir söylemin normalleşmesi, aynı yönelimin farklı tezahürleridir (Reuters, 2026; European Parliament, 2025).
Bu yazıda, söz konusu yönelimi klasik anlamda bir “kuralsızlaşma” ya da “otoriterleşme” başlığı altında ele almak yerine, egemenliğin normatif çerçevesinin aşınması ve iktidarın pazarlık, güvenlik ve mali disiplin üzerinden daha çıplak biçimde icra edilmesi olarak kavramsallaştırıyorum. Bu bağlamda ortaya çıkan yönetim tarzını, pazarlıkçı yönetişim (transactional governance) olarak tanımlayabiliriz. Pazarlıkçı yönetişim, hukukun ve kurumların tamamen ortadan kalktığı bir boşluğa değil; tersine, bu araçların bağlayıcı sınırlar koymak yerine, çıkar-temelli ve durumsal kararları meşrulaştıran esnek bir repertuara dönüştüğü bir siyasal düzene işaret eder. Bu düzen mutlak ve kapanmış değildir; ancak mevcut küresel güç ilişkileri içinde direniş, müzakere ve siyasal dönüşüm ihtimallerinin maliyetini sistematik biçimde yükselten bir çerçeve üretmektedir.
Aşağıda bu çerçevenin nasıl işlediğini, önce ABD ve Avrupa örnekleri üzerinden küresel ölçekte; ardından Ortadoğu’da Suriye, İran ve Irak bağlamlarında; son olarak da Kürt meselesinin neden bu yeni düzenin en kırılgan düğümlerinden biri hâline geldiğini tartışarak açmaya çalışacağım.
Küresel yönetişimde yapısal kayma
Egemenlik, modern siyasal düşüncede hukuki tanıma, normatif bütünlük ve “son söz” iddiası üzerinden tanımlanır. İktidar ise bu iddianın fiilen hangi araçlarla, hangi kurumlar ve hangi şiddet düzenekleri aracılığıyla icra edildiğini gösterir. Güncel küresel dönüşüm, egemenliğin hukuki ve evrensel iddiasının zayıflamasıyla birlikte, iktidarın daha doğrudan ve araçsal biçimde kullanılmasına işaret etmektedir.
Trump yönetiminin ABD’yi onlarca uluslararası kuruluştan çekmesi bu ayrımın en açık örneklerinden biridir (Reuters, 2026a; AP, 2026). Uluslararası hukuk burada tamamen askıya alınmamaktadır; ancak bağlayıcı bir sınır olmaktan çıkarılarak, duruma göre devreye sokulan veya dışlanan bir araç hâline getirilmektedir. Trump’ın “uluslararası hukuka ihtiyacım yok” ifadesi, bu yaklaşımın geçici bir retorik değil, egemenliğin yeniden tanımlanmasına dair kurucu bir siyasal tutum olduğunu göstermektedir.
Benzer bir eğilim Avrupa’da farklı bir biçimde gözlemlenmektedir. Avrupa Birliği’nde savunma harcamalarının kalıcı biçimde artırılması, mali disiplinin sosyal ve insani harcamalar pahasına yeniden tesis edilmesi ve göç rejiminin sınır güvenliği merkezli biçimde yeniden düzenlenmesi, egemenliğin normatif içeriğinden çok iktidarın koruyucu ve caydırıcı işlevlerinin önceliklendirildiğini göstermektedir (European Parliament, 2025; OECD, 2025). Demokrasi ve haklar söylemi bütünüyle terk edilmemekte; ancak fiilî yönetişimde risk yönetimi ve güvenlik, belirleyici ölçüt hâline gelmektedir. Bu yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda yapısal bir kapasite sorunu olarak da okumayı gerekli kılar. Ortak dış politika ve güvenlik mekanizmalarının askeri ve zorlayıcı araçlardan yoksun oluşu, AB’yi sahadaki güç dengelerini dönüştürmekten ziyade, ortaya çıkan insani maliyeti yönetmeye odaklanan bir aktöre indirgemektedir (bkz. Duffield, 2001). Bir başka ifade ile Avrupa devletlerinin tutumu krizleri hukukla sınırlamak yerine, onları yönetilebilir kırılganlıklar hâlinde idare etmeye yönelik bir tutum sergilemektedir.
Ortadoğu: Çözüm değil kontrol
Bu küresel yönelim Ortadoğu’da daha keskin sonuçlar üretmektedir. Bölge tarihsel olarak zayıf kurumsallık, parçalı egemenlik ve yaygın şiddet rejimleriyle tanımlanmıştır. Yeni olan, uluslararası aktörlerin bu durumu artık geçici bir istisna olarak değil, kalıcı bir yönetim zemini olarak kabul etmeleridir. Bu kabul, çatışmaları çözmekten ziyade, onları kontrol edilebilir kırılganlıklar hâlinde tutmayı hedefleyen bir yaklaşımı beraberinde getirmektedir.
Suriye’nin entegrasyonun krizi
Suriye’de 2025 sonrası ortaya çıkan yeni durum, klasik anlamda bir “savaş sonrası geçiş” değildir. Aksine ülke, egemenliğin yeniden tesis edilmeye çalışıldığı; ancak bu sürecin hukuki ve siyasal kapsayıcılık yerine güvenlik ve istisna mantığı üzerinden yürütüldüğü bir devletleşme krizinin içindedir. Halep’te 2026 Ocak ayında Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde yaşanan çatışmalar, bu krizin somut bir göstergesidir (Reuters, 2026; The Guardian, 2026).
Reuters’in 10 Ocak 2026 tarihli haberine göre Suriye ordusu Şeyh Maksud’da “son Kürt kontrollü alanın temizlendiğini” ilan........
