Sözün izinde: Özür, yorum ve ertelenen anlam |
Bu soruya verilecek en kolay cevap evettir. Rahmi Koç bir açıklama yaptı ve özür dilediğini söyledi. Fakat mesele tam da burada başlıyor. Çünkü özür, söylendiği anda kendisini tüketen bir eylem değildir. Bir özür yalnızca söylenmiş söz değil, anlamı sürekli ertelenen ve yeniden yorumlanan bir metindir.
Bu nedenle soru, “Koç özür diledi mi?” değil, “Özür dediğimiz şey nedir?” sorusuna dönüşür.
Bir özür, gerçekten özür olabilmek için neyi yerine getirmelidir? Bir suçun kabulünü mü? Bir pişmanlığı mı? Bir bağışlanma talebini mi? Yoksa yalnızca bir üzüntü beyanını mı?
Koç’un açıklaması bu belirsiz alanın içine yerleşmektedir; çünkü Koç özür dilemiyor, “özür diliyor” gibi görünüyor ve bağışlanma istiyor. Üzüntüsünü ifade ediyor; fakat ihlalin anlamını mağdura bırakıyor ve burada özür, suç ile af arasında asılı duran bir söylem hâline geliyor. Özür vardır; fakat özrün sınırları belirsizdir.
Bu belirsizlik bir eksiklikten de çıkıyor, dilin yapısal özelliğine dönüyor. Çünkü hiçbir söz yalnızca söyleyenin niyetine ait değildir. Söylendiği anda kamusal alana açılır ve artık başkalarının yorumuna teslim olur. Bu yüzden Koç’un özrünün anlamı, Koç’un ne kastettiğinde değil; insanların o özrü nasıl okuduğunda ortaya çıkmaktadır.
Bir kısmı bu açıklamayı samimi bulurken, bir kısmı onu stratejik bir geri çekiliş olarak okumaktadır. Bir kısmı özrün yeterli olduğunu düşünürken, bir kısmı ortada hâlâ karşılanmamış bir sorumluluk bulunduğunu savunmaktadır ve bunların hiçbiri özrün dışında değildir; tam tersine özrün kendisi, bu yorumların toplamından oluşmaktadır.
Bu noktada Fatih Altaylı’nın “Bu millet lafına bozulur da fiiline bozulmaz” sözü devreye giriyor. Altaylı, söz ile eylem arasında hiyerarşik bir ayrım kuruyor. Sanki ortada yalnızca bir fıkra vardır ve buna verilen tepki, sözün ağırlığından fazladır. Oysa bu ayrımın kendisi sorunludur. Çünkü söz ile fiil birbirinden ayrılmış alanlar değildir. Bir fıkra yalnızca bir fıkra değildir. Bir hakaret yalnızca bir söz değildir. Bir özür yalnızca bir açıklama değildir.
Dil, gerçekliği yalnızca temsil etmez; onu üretir. İnsanlar birbirlerini dil aracılığıyla tanır, dışlar, yüceltir, küçültür ve kategorize ederler. Bu nedenle bir toplumsal grubun fıkra içinde nasıl temsil edildiği, yalnızca mizah meselesi değil, anlam üretimi meselesidir.
Burada tepki gösterenlerin itirazı da tam olarak budur. Onlar birkaç cümleye değil, o cümlelerin taşıdığı tarihsel ve kültürel yükü görünür kılmaya çalışmaktadırlar. Çünkü önyargılar çoğu zaman yasa metinlerinde değil, gündelik dilin sıradanlığı içinde dolaşırlar. Dil aşinalık üretir; aşinalık ise çoğu zaman sorgulanmayan bir normalleşme yaratır.
Bu nedenle mesele yalnızca anlatılan fıkra değildir. Fıkranın mümkün olmasını sağlayan dilsel zemin de tartışmanın parçasıdır.
Koç’un özrü de bu zeminin dışına çıkamaz. Hatta paradoksal biçimde özür, kapatmak istediği şeyi yeniden açar. Özür dilendiği anda olay unutulmaz; aksine yeniden dolaşıma girer. İhlal tekrar görünür olur. Özür böylece bir kapanış değil, yeni bir yorum alanı üretir.
Derrida’nın affetme üzerine düşünceleri burada önemli bir hâle gelir. Ona göre gerçek bağışlama, ancak bağışlanamaz olanın bağışlanmasıyla mümkündür. Eğer özür belirli bir sonuca ulaşmak, bir gerilimi yatıştırmak, bir itibarı korumak ya da bir hukuki baskıyı hafifletmek için işliyorsa, artık saf anlamda bağışlamadan söz etmek zordur. Çünkü af ile çıkar birbirine karışmıştır.
Bu yüzden Koç’un özrü etrafında dönen tartışma, aslında bir kişinin özür dileyip dilememesi meselesi değildir. Tartışma, özrün neyi onardığı ve neyi onaramadığı sorusudur. Özür bir borcu kapatıyor mu, yoksa yalnızca borcun varlığını yeniden mi ilan ediyor? Mağdurun söz hakkını........