İnce Memed’den Öcalan’a: Adalet arayışından pozitif hukuka
Öcalan’ın son dönemde yaptığı açıklamalarda dikkat çeken kavramlardan biri, “negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi” çağrısıdır. İlk bakışta teknik bir hukuk kavramı gibi görünen bu ifade, Kürt meselesinin çözümüne ilişkin siyasal bir perspektif ortaya koymaktadır. Bu perspektifin merkezinde, tarihsel ve siyasal ilişkilerin geçici siyasi iradelerle değil, kalıcı anayasal ve yasal güvencelerle düzenlenmesi düşüncesi yer almaktadır. Ancak bu çağrıyı doğru değerlendirebilmek için önce “pozitif hukuk” kavramının hukuk felsefesindeki anlamını açıklamak gerekir. Öcalan’ın 27 Şubat çağrısına atıfla yaptığı değerlendirmede şu vurgu öne çıkmaktadır: “Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir… Kürt-Türk ittifakını kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir.”
Bu ifadeler, çatışma ve güvenlik eksenli bir siyasal zeminden hukuk devleti temelinde kurumsallaşmış bir çözüme geçiş çağrısı olarak okunabilir. Dikkat çekici olan ise “pozitif hukuk” kavramının özellikle tercih edilmiş olmasıdır.
Hukuk felsefesinde pozitif hukuk, insanlar tarafından oluşturulmuş, yürürlüğe konulmuş ve devlet tarafından uygulanan hukuk kurallarını ifade eder. Başka bir ifadeyle, olması gereken hukuku değil, yürürlükte bulunan hukuku tanımlar. Anayasalar, kanunlar, yönetmelikler, mahkeme kararları ve belirli ölçüde örf ve adet kuralları pozitif hukukun kaynakları arasında yer alır. Bu anlayışa göre hukuk, insan iradesinin ürünüdür. Toplum değiştikçe hukuk da değişebilir; yeni yasalar yapılabilir, eski yasalar kaldırılabilir. Hukukun geçerliliği, ahlaki doğruluğundan değil, yetkili organlar tarafından usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuş olmasından kaynaklanır.
Pozitif hukuk düşüncesi özellikle doğal hukuk geleneğiyle karşıtlık içinde gelişmiştir. Doğal hukuk anlayışına göre ise hukuk yalnızca devletin koyduğu kurallardan ibaret değildir. İnsan aklından, insan doğasından ya da evrensel adalet ilkelerinden kaynaklanan ve pozitif hukukun üstünde yer alan değişmez haklar vardır. Aristoteles’ten Thomas Aquinas’a, John Locke’tan Immanuel Kant’a kadar uzanan geniş bir düşünce geleneği bu yaklaşımın farklı yorumlarını geliştirmiştir.
Buna karşılık hukuk pozitivizmi, hukukun kaynağını insan iradesinde arar. John Austin hukuku “egemenin emri” olarak tanımlarken, Hans Kelsen hukuku kendi içinde kapalı bir normlar sistemi olarak açıklamış; H.L.A. Hart ise hukukun yalnızca emirlerden değil, hak ve yetkileri düzenleyen kurumsal kurallardan oluşan karmaşık bir yapı olduğunu ileri sürmüştür. Bu düşünürlerin ortak noktası, hukukun varlığını ahlaki ölçütlerden bağımsız olarak açıklamalarıdır.
Öcalan’ın kullandığı ifadede dikkat çeken nokta ise negatif hukuk kavramıdır. Çünkü hukuk felsefesinde negatif hukuk yerleşik ve teknik bir kavram değildir. Çağdaş hukuk kuramcıları böyle bir kavram pek kullanmazlar. Dolayısıyla burada hukuk teorisinden alınmış teknik bir terimden çok, siyasal bir metaforla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Bir yorum, negatif hukukun güvenlik eksenli, olağanüstü tedbirlerin belirlediği ve siyasal sorunu kalıcı biçimde çözemeyen hukuk pratiğini ifade ettiğidir. Başka bir yorum ise bunun, hakların eksik tanındığı, hukuki belirsizliklerin sürdüğü ve siyasal ilişkilerin büyük ölçüde fiili uygulamalarla yürüdüğü bir düzeni anlatan sembolik bir ifade olduğudur.
Her iki durumda da pozitif hukuka dönüşüm, fiili ilişkilerin açık, yazılı ve bağlayıcı hukuk normlarıyla güvence altına alınmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla burada “pozitif hukuk”, yalnızca yürürlükte bulunan yasalar anlamında değil, siyasal uzlaşının kurumsallaşması anlamında kullanılmaktadır.
Siyasal uzlaşmalar, hukuki güvenceye kavuşmadıkları sürece değişen siyasal dengelere bağlı olarak ortadan kalkabilirler. Buna karşılık anayasal, yasal düzenlemeler, hak ve özgürlüklerin sürekliliğini sağlayan kurumsal mekanizmalar oluşturur.
Bu nedenle Öcalan’ın çağrısı, yalnızca iyi niyet beyanı ya da siyasal diyalog önerisi değildir. Esas olarak, Kürt meselesine ilişkin olası bir uzlaşının anayasa ve yasalar aracılığıyla kalıcı güvenceye bağlanması gerektiğini savunmaktadır.
Böyle bir yaklaşım, demokratik hukuk devletinin temel ilkeleriyle de uyumludur. Eşit yurttaşlık, temel hak ve özgürlükler, kültürel haklar, yerel yönetimlerin yetkileri veya siyasal katılım gibi alanlarda yapılacak düzenlemeler ancak pozitif hukuk aracılığıyla güvence altına alınabilir. Aksi halde haklar, siyasal iktidarların takdirine bağlı geçici uygulamalar olarak kalmaya devam eder.
Benzer süreçler yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Birçok ülkede uzun yıllar süren siyasal çatışmalar, ancak hukuki kurumsallaşmayla kalıcı çözüme yaklaşabilmiştir. Uzun süreli siyasal çatışmaların çözümünde dünyadaki en önemli örneklerden biri, Kuzey İrlanda’da yaşanan süreçtir. Hayırlı Cuma Anlaşması (Belfast Anlaşması), yalnızca iki toplum arasındaki bir uzlaşma değil; silahlı mücadelelerin, kimlik taleplerinin ve tarihsel anlaşmazlıkların hukuk düzeni içinde yeniden tanımlanması sürecidir. Yaklaşık otuz yıl süren “Sorunlar” döneminde, İrlanda Cumhuriyetçiliğini savunan silahlı örgütler ile Birleşik Krallık yanlısı silahlı gruplar arasında yoğun çatışmalar yaşanmıştır. Bu süreçte IRA önemli bir silahlı aktör olarak ortaya çıkmış; ancak 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasında siyasal çözüm zemini güçlenmiş ve silahlı mücadeleden........
