Halep’te 6-7 Eylül günleri
Sayın Özgür Özel,
Yaş itibariyle sizden yaşlı sayılmam… Yakın yaşta olmak, birbirine yakın şeyleri sevmektir. Hepimiz siyah beyaz TV’den, aile filmlerinden geliyoruz… Aile filmlerinin en güzel yanı mahallede geçmeleri, tadında dediğimiz filmlerdir bunlar. Adile Naşit, Münir Özkul’u ne çok severiz değil mi? Mahallemizle övünürüz. Doğduğumuz şehirden çok, doğduğumuz mahalle önemlidir. Bu mahallenin dini yapılarını, park ve bahçelerini severiz. Burası kentle ilişkimizi sağlayan yerdir. Burası köy değildir, köyde akrabayızdır. Birbirimize kanla bağlıyızdır. Ama nüfus artıp tarla küçülünce ailemizle, akrabalarımızla kan bağımız da gevşer; mahalle işte, kendimizi attığımız yerdir… Burada başka bir kimlik vardır. Burada, herkes bizim gibidir. Duygular eşittir. Farklı kültürlerden pek çok insan, burada bir araya gelmiştir. Bizi bir araya getiren duygular değerlidir. Hatta duygu bir düşünce biçimi olarak da işler. Her birimizin duygusu, toplumsal bir bağdır, birbirimize örülürüz. Başkası hor görülmez. Burada, toplumsal bir bağ gelişir. Komşularımız, akrabalarımız değildir ama komşularımız, yeri gelir akrabanın önüne geçerler. Sel felaketleri, savaş, kıtlık, sonra birlikte yapılan sokak düğünleri, sonra aynı omuzların taşıdığı cenazeler… Duygularımız düşünceye döndüğü an, bir şey üretiriz, buna da kültür deriz.
Ben Urfa’dan çıkalı otuz beş yılı geçti. Ama hala mahallemi unutmadım. Bunun şiirle de elbette bir ilgisi vardır, insan doğduğu yerdedir hep.
Size yazma nedenim yalnızca bir parti başkanı olmanız değildir; Manisa’dır, burayı İlhan Berk’ten bilirim, çok gezdim… İlhan Bey bana göre Türk edebiyatının en güzel, en önemli şairlerindendir. İlhan Bey, hep Montaigne’den söz ederdi: “Ben de” derdi, “Bütün insanlığın halleri var…”
İlhan Bey, son zamanlarda kendini otların bilincine vermişti, oradaki bilgi muhteşemdi… Başka bir şey de söylerdi İlhan Bey, derdi, “dünya dediğimiz bir evdir…”
Hiç evim, ocağım olmadığı için, ev fikri her zaman çeker beni…
İlhan Bey için çocukluk babayla başlardı, annesi ise uzun boylu, ince yüzlü, suskun, gizemli, hatta gravürlerden düşmüş biriydi. Böyle anlatırdı. Anneme benzerdi annesi. İlhan Bey’i belki de bu yüzden severdim.
Dedim ya evle ilgili takıntılıydı İlhan Bey, bunun nedeni, daha beş yaşındayken Manisa’da çıkan bir yangındı, ahali dağa çıkmıştı. Dağdan, yanan evlerine bakmışlardı. Bir gün sonra indiklerinde Rum ve Yahudi evlerine sığınmışlardı. Bu evler, sağlamdı… Eve ve mahalleye İlhan Bey niçin bu kadar düşer, niçin düşünürdü: Ablası, yokluk ve karanlıktı… Dervişşali Mahallesi’ni ise bitiremezdi… Bir gece evleri basılıyor, abisi yasak içkiden alınıp hapse atılıyor. Daha neler neler… Neydi ki insan? İnsan, öğrene öğrene ihtiyarlardı, ilahi İlhan Bey…
Bütün bunlar Halep yanarken, yakılırken aklıma geldi… Halep bir tarih, bir kültürdür. Bilen bilir; Şam, garnizondur hep, gizli hesaplar görülür burada ama Halep tarihtir, kültürdür; bir dizi yol oradan geçer… Eski seyyahlar burayı anlatmakla bitiremezler… Urfa’dan buraya giden İbni Cübeyr, ağaçlardan dolayı güneş yüzü görmediklerini söyler… Şimdi, kuraktır. Bir de çarşıları vardır Halep’in, Doğu’nun bütün dilleri duyulur burada… Havarilerden İncillerin sesini de duyarsın burada, Tevrat’ta Davut’un yakarışlarını da… Konuşan her Müslüman’da Veysel Karani’dir, hırkası varsa, o bile fazladır, vermeye doymaz… Halı işi yapan Ermeniler, bir halıyı satmadan önce, halının serileceği evi sorarlar. Süryaniler buranın en eski halkıdır; antik diye bir şey varsa, onlara aittir, hele köyleri muhteşemdir. Bu köyler ve bu köylerdeki dini yapılar- ki her biri tarihi bir eserdir, şimdi tehdit altındadır… Benden olmayanın yok edilmesiyle kim, ne elde etmiştir… Tutun ki yok edildi, bu yok edileni torunları aramayacak mıdır?
En büyük acı nedir biliyor musunuz Özgür Bey? Size biri işkence eder, buna tahammül edersiniz, direnir ya da çözülürsünüzdür ama en büyük acı, gözlerinizin önünde birine işkence edilmesidir.
Bu topraklar ötekinin, öteki denilen ev sahibinin yok edilmesinin acısını çok çekti. Örneğin Varlık Vergisi… Vergiyle ilgili haber radyoda yayımlanır yayımlanmaz çoğu kimsenin iştahı kabarıyor. Kimileri için bu, bir fırsattır. Üstelik kurban bayramı da yaklaşıyor. “Şaka” diyor buna kimileri. Hem kimin Rum, Ermeni, Yahudi olduğunu tespit edecek ki? İnanmıyorlar ama ne zaman ki evlerine haciz memurları geliyor, anlıyorlar; bu yalnızca vergi değil, soygundur. Yahudilerin vergi kaydının başına Y, Ermeniler E, Süryanilere S, Rumlara R harfi koymuşlar. “Şifre” diyorlar buna. Bir de D harfi var; bu, dönmeler için. Dönmelerden yalnız vergi borcu istenmiyor, aşağılanıyorlar da: “Türk’müş gibi davranan kimseler.”
Özgür Bey, filmlerde izlemişsinizdir, romanlarda okumuşsunuzdur, yaş itibariyle ve Manisa üzere, belki dinlediğiniz, bildiğiniz şeyler de vardır…
İşte o gün, haciz memurları vakit kaybetmeden işlemlere başlıyorlar. Satışlar, mezat usulü yapılıyor. Halkın da yoğun ilgisi var. Yağmur yağmıyorsa apartman önleri mezatta çevriliyor; hava yağışlıysa mezat, evin içinde kuruluyor; evlerde onlarca insan birbirini itiyor, kavgalar çıkıyor, aynı anda aynı fiyatı verenler birbirini eziyor, kimi zaman birbirleriyle anlaşanlar oluyor, “sen şunu, ben bunu alayım” diyenlerdir bunlar… Mezatlara ilgi gittikçe büyüyor, kenar mahalleler su gibi akıyor ama “iyi mallara” geç kalıyorlar! İyi, güzel ve yeni malları “komşuları” erkenden alıyor. Zaten komşu diye bir şey de kalmamıştır; artık komşu, dost değildir, düşman değildir, seçilmemiş aile değildir, sesleri, sessizlikleri dinlenen kimseler değildir, utanılan, sıkılan, sığınılan, bir fincan kahve, bir tutam tuz, bir tas buz istenen kimseler değildir; komşu, tam karşıda duran, ne yediği ne içtiği, neyi var, neyi yok diye yoklanan, sırasında, zayıf yanları iyi bilindiğinden kolayca, çömülen, gönüllü bir cellât, gönüllü ihbarcı, zulme aracı kimseye dönüyor ve üstelik yüzünü de hiç saklama gereği duymuyor, gurur diye bir şey de kalmıyor, dün aynı radyodan gelen sese kulak veren kimseler, bir çarşı gibi komşularının evlerini geziyor, beğendikleri ve satın aldıkları her eşyayla mutlu oluyor ama bu mutlulukla yetinmiyorlar, daha istiyorlar; dahası, rekabeti kışkırtıyor, utancı siliyor, garip bir öfkeyle, hatta bazen bağırıyor, sinirleniyor, bir şeyleri kırıp döküyor, kendini haklı çıkartıyor, aldığı malı, kendine hak sayıyor: Eşyalar üç gün önce, oğlunun bademciklerine bakan doktorundu, gece geç saatlerde gelmişlerdi, doktor kendi eliyle bal vermişti, işte bu sırada çocuğun........
