Mısra-ı berceste |
Yazıyla, şiirle, müzikle, sanatla uğraşanlar bilir. Binlerce kelime, dize, nota yazarsınız, bir o kadar çizim, sahne tasarlarsınız. Arada bir şey belirir, mükemmeldir, yazarken aklınızı başınızdan alır. Vezni, kadrajı, ahengi kendiliğinden. Sizdendir ama sizin değildir, bilirsiniz. Ya da sizindir ama sizden değildir. Tanrı’nın o dizeye dokunduğunu içten içe bilir ama onu ifade edemeyeceğiniz için kendiniz yazdığınıza inanırsınız. İşte o dizeye; mısra-ı berceste denir. Ömrünüzce birkaç kez bunu yaşamışsanız şanslısınızdır, daha fazlası Nobel falandır.
Hayat da böyle bir şey. Binlerce yaşanmışlıktan geçer, yüzlerce insana dokunur, hayatınıza yüzlerce insan dahil edersiniz. Sevgisine sahip olarak doğduklarınız, sevgisine sahip olmak için yaşadıklarınız. Göğsünüzde ateşten bir kor gibi aşkla taşıdıklarınız. Unuttuklarınız, unutanlarınız, özledikleriniz, öfkelendikleriniz. Bir de Tanrı’nın o muazzam zamanlamasıyla hayatınıza armağan ettiği insanlar vardır.
Benim hayatıma Tanrı dokundu. En yetenekli senaristin akıl edemeyeceği bir kurguyla tanıştım Sırrı Abi’yle. 2015 baharında, ayrıntılarını anlatırken bile yorulacağım bir hikâyenin sonunda karşılaştık ve elimi tutup; “ne istiyon la benden” diye sordu? O güne geri dönsem şöyle cevap verirdim: “yok bişey abi, tamamlanmak istiyorum sadece”. Öyle demedim elbette. “Seninle yapacağımız şeyler var”, dedim. Güldü ve ilk kahvemizi içtik.
Sonra on yıl, ama gerçekten tam olarak on yıl, çok az kahveyi ayrı ayrı içtik. O, saçmalıklarıma, aceleciliğime, bencilliğime nasıl sabredileceğini bildiği bir yaştaydı. Ben öğrenmeyi iyi kötü becerebildiğim bir yaşta. Ufkumun,........