Gülistan Doku nerede, katiller nerede, hakikat nerede?
Bazı sorular tek bir dosyanın içine sığmıyor. “Gülistan Doku nerede?” sorusu da böyle bir soru.
Bu soru yalnızca Dersim’de kaybolan bir üniversite öğrencisinin akıbeti ile ilgili değil. Rabia Naz Vatan’ın ölümünün neden yıllardır aydınlatılamadığını da soruyor.
Yeldana Kaharman’ın, Rojin Kabaiş’in, Rojwelat Kızmaz’ın, Nadira Kadirova’nın, Aleyna Çakır’ın dosyalarında neden hep aynı karanlık koridorlara çıktığımızı da soruyor.
‘Hakan Tosun’un katilleri nerede, onları kimler koruyor, kamera kayıtları neden zamanında toplanmıyor, deliller neden eksik kalıyor?’ sorusunu da yanına alıyor.
Bu ülkede bir kadın, bir çocuk, bir gazeteci, bir ekoloji aktivisti öldüğünde ya da şüpheli biçimde yaşamını yitirdiğinde, ailelerin ilk işi yas tutmak değil, dosyanın üzerinin örtülmemesi için nöbet tutmak oluyor. İşte asıl mesele burada.
Gülistan Doku 5 Ocak 2020’de Dersim’de kayboldu. O günden beri ailesi, kadınlar, hak savunucuları ve Dersim halkı bu soruyu soruyor: Gülistan Doku nerede?
Bu cümle altı yıldır bir acının, bir öfkenin, bir inatla ayakta kalma halinin cümlesi. Çünkü Gülistan Doku dosyası ilk günden beri yalnızca bir kayıp dosyası olmadı.
Gülistan Doku dosyası, bir genç kadının başına ne geldiğini öğrenmeye çalışanların karşısına nasıl duvarlar örüldüğünü gösterdi.
Bu duvar bize çok daha öncesinden de tanıdık. Rabia Naz Vatan 2018’de Giresun Eynesil’de evinin önünde ağır yaralı bulundu ve yaşamını yitirdi.
Resmi anlatı intihar ya da yüksekten düşme ihtimali etrafında kuruldu; ailesi ise Rabia Naz Vatan’ın ölümüne neden olan bir trafik kazasının örtbas edildiğini savundu.
Rabia Naz Vatan’ın babası Şaban Vatan, kızının araba çarpması sonucu öldüğünü ve dönemin belediye başkanının yakınıyla ilgili iddiaların araştırılmadığını söyledi.
Yıllar geçti, ama Rabia Naz Vatan’ın dosyası kamu vicdanında kapanmadı. Çünkü toplum şunu hissetti: Bir çocuğun ölümü aydınlatılmıyorsa, orada yalnızca hukuki bir eksiklik yoktur; orada güçlü olanı koruyan bir düzen vardır.
Kırgızistanlı genç gazeteci Yeldana Kaharman 2019’da Elazığ’da şüpheli biçimde yaşamını yitirdi. Sonrasında Tolga Ağar’ın adı cinsel saldırı ve cinayet iddialarıyla birlikte gündeme geldi; bu iddialar yargı tarafından açıklığa kavuşturulmak yerine, dosyaya ve haberlere getirilen erişim engelleriyle daha da karanlık bir alana itildi.
Nadira Kadirova dönemin AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde çalışırken silahla ölü bulundu. Dosya resmi olarak intihar diye kapandı, ama olayın geçtiği yer, silaha erişim koşulları ve soruşturmanın sınırları kamuoyunda hiç ikna edici bulunmadı.
Aleyna Çakır evinde ölü bulundu; daha önce şiddet gördüğüne dair görüntüler ortaya çıkmıştı. Yeldana Kaharman’ın ölümü etrafındaki iddialar da benzer biçimde güçlü erkeklerin adı geçtiğinde soruşturmanın nasıl ağırlaştığını, nasıl bulanıklaştığını gösterdi.
Kadınların ölümü çoğu zaman “şüpheli” diye kayda geçiyor, ama aslında bu dosyaların nasıl yürütüldüğü, erkeklerin nasıl korunduğu, kadınların yaşamının nasıl değersizleştirildiği en az bu ölümler kadar vahim.
Sorular birbirine benziyor. Gülistan Doku nerede? Rabia Naz Vatan’ın ölümünün arkasındaki gerçek ne? Rojwelat Kızmaz’a ne oldu? Hakan Tosun’un katilleri kimler, kimler korunuyor? Bunlar ailelerin soruları değil. Bunlar bu ülkede adalet isteyen herkesin soruları.
Çünkü her dosyada aynı şey yaşanıyor: Önce olay küçültülüyor. Sonra aileler yalnız bırakılıyor. Sonra “delil yok” deniyor. Sonra yıllar geçiyor, toplum unutsun isteniyor. Ama aileler unutmuyor. Kadınlar unutmuyor. Arkadaşları unutmuyor.
Bu ülkenin adalet hafızası mahkeme tutanaklarında değil, Cumartesi Annelerinin ellerindeki dövizlerde........
