Devlet aklı, rejim mühendisliği ve görünmeyen özne arayışı

Türkiye’de son günlerde yeniden dolaşıma giren “devlet aklı” tartışması, yalnızca eski bir kavramın güncel siyaset sahnesine dönüşü değil. Daha derinde, siyasal kararların nerede alındığı, kim tarafından uygulandığı ve hangi amaçla meşrulaştırıldığı sorusuyla karşı karşıyayız. Bu nedenle mesele “devlet aklı var mı, yok mu?” sorusundan ibaret değil. Asıl mesele şu: Bugün Türkiye’de “devlet aklı” denilerek tarif edilen şey, gerçekten devletin tarihsel sürekliliğini, kamu düzenini ya da anayasal varlığını koruyan bir muhakeme mi; yoksa iktidar değişimi ihtimalini denetim altına almaya çalışan bir rejim mühendisliği pratiği mi?

“Devlet aklı” kavramı siyaset bilimi açısından bütünüyle anlamsız değildir. Raison d’État, hikmet-i hükümet, devletin bekası, olağan hukuk ve moralite sınırlarının devlet çıkarı adına aşılması gibi tartışmalar modern devlet teorisinin kurucu damarlarından biridir. Kavram, devletin kendisini toplumdan, hukuktan ve gündelik siyasetten daha yüksek bir zorunluluk alanı olarak kurduğu momentleri anlamak için kullanılabilir. Fakat tam da bu nedenle dikkatli kullanılmalıdır. Çünkü “devlet aklı” kavramı bir kez analitik açıklama kategorisi olarak değil de siyasal meşrulaştırma dili olarak devreye girdiğinde, faili siler, mekanizmayı gizler, siyasal sorumluluğu bulanıklaştırır.

Bugün Türkiye’de tartışılan şey tam olarak budur. CHP’nin içine dönük müdahale, Kürt illerindeki kayyım rejimi, İmamoğlu’na yönelik yargı süreçleri, adaylıkların kriminalize edilmesi, parti içi dengelerin mahkeme kararlarıyla yeniden düzenlenmesi ve bütün bunların iktidar medyası aracılığıyla normalleştirilmesi, soyut bir “devlet aklı”nın değil, somut bir siyasal düzenleme pratiğinin parçalarıdır. Burada devletin kendiliğinden işleyen yüksek bilgeliğinden değil, Cumhurbaşkanlığı merkezli iktidar blokunun, devlet aygıtı içindeki stratejik mevzilerini kullanarak siyasal rekabet alanını yeniden biçimlendirmesinden söz ediyoruz.

Bu yüzden “devlet aklı”nı doğru yere yerleştirmek gerekir. “Devlet aklı yaptı” dediğimiz anda devlet yekpare, tarihsel, neredeyse kişilik sahibi bir özneye dönüşür. Oysa devlet böyle işlemez. Devletin içinde kurumlar, fraksiyonlar, bürokratik çıkarlar, parti-devlet ağları, güvenlikçi refleksler, sermaye bağlantıları ve çatışan/örtüşen stratejiler vardır. Devlet aklı, bu karmaşayı açıklamaz; çoğu zaman bu karmaşanın üstünü örter.

Kılıçdaroğlu yandaşlarından birinin “devlet aklı” vurgusu bu açıdan öğretici bir örnektir. Kendisi, Türkiye’de seçimlerin yapılabildiğini ama seçim manipülasyonlarının da gerçekleştiğini savunuyor; devletin seçim sonuçlarını etkileyebilecek araçlara sahip olduğunu söylüyor; siyasetin ve parlamentonun zayıfladığı koşullarda “devlet aklı”nın öne çıktığını belirtiyor. En kritik cümlesi ise şu: “CHP’ye bu müdahale nereden yapıldı? Hangi akıl tarafından yapıldı?”

Bu soru aslında doğru bir yere açılıyor: CHP’ye müdahalenin arkasındaki aktörleri, kurumsal mekanizmaları ve siyasal hedefi tartışmak gerekir. Fakat soru “hangi devlet aklı?” diye sorulduğunda, cevap daha baştan sislenir. Çünkü “devlet aklı” dendiğinde, müdahaleye neredeyse kaçınılmaz ve tarihsel bir rasyonalite atfedilir. “Bir bildikleri vardır” duygusu üretilir. Oysa sormamız gereken soru şudur: Hangi kurumlar, hangi ara aktörlerle, hangi medya aparatlarıyla, hangi yargı süreçleriyle, hangi siyasal sonucu üretmeye çalışıyor?

Bu nedenle “devlet aklı” yerine “rejim mühendisliği” demek daha açıklayıcıdır. Ama burada da ikinci bir tuzağa düşmemek gerekir. “Rejim mühendisliği”ni de özne gibi kurarsak, “devlet aklı” kavramının hatasını başka bir dille tekrar ederiz. Rejim mühendisliği bir özne değildir; bir pratik, bir teknik, bir strateji setidir. Rejim mühendisliği kendi başına bir şey yapmaz. Onu yapan somut aktörler vardır.

Daha doğru formül şudur: Rejim mühendisliği, Cumhurbaşkanlığı merkezli iktidar blokunun; yargı, güvenlik bürokrasisi, idari aygıt, istihbarat, medya ve muhalefet içi çatlaklar üzerinden siyasal rekabet alanını yeniden düzenleme pratiğidir. Rejim burada özne değil, korunmak istenen siyasal formdur. Fail ise “rejim” değil; AKP-MHP ittifakı etrafında yoğunlaşmış, Saray merkezli yürütme kapasitesiyle çalışan, devlet aygıtı içinde stratejik mevziler tutan bir iktidar blokudur.

Bu fail, tekil ve pürüzsüz bir komuta merkezi olarak düşünülmemelidir. Bunu bir “karanlık oda” anlatısına sıkıştırmak analitik olarak zayıflatıcı olur. Karşımızdaki şey daha çok bileşik bir fail kompozisyonudur. Merkezinde siyasal yürütme vardır; fakat yargı, savcılıklar, İçişleri, valilikler, emniyet, istihbarat, seçim kurulları, kamu medyası, yandaş medya, sermaye çevreleri ve muhalefet içi ara aktörler bu pratiğin farklı........

© İlke TV