Çernobil’in 40. yılında: Nükleer belaya karşı hafıza ve mücadele |
25 Nisan 2026 Cumartesi günü Sinop’ta, Nükleer Karşıtı Platformun çağrısıyla “Nükleer Beladan Ölmek İstemiyoruz” mitingi düzenleniyor. Mitingin tarihi de, mekânı da, sloganı da tesadüf değil. Bu buluşma, 26 Nisan 1986’da Çernobil’de 4 numaralı reaktörde yaşanan patlamanın kırkıncı yılına girerken yapılıyor. Yani Sinop’taki çağrı, yalnızca geleceğe dönük bir itiraz değil; aynı zamanda hâlâ kapanmamış bir tarihsel yaranın içinden yükseliyor. Çernobil, nükleer teknolojinin “kontrollü risk” masalını paramparça eden bir felaketti. Reaktör binasını yıkan patlama ve ardından atmosfere yayılan büyük miktardaki radyasyon, sadece Sovyet coğrafyasını değil, Karadeniz’i de içine alan geniş bir bölgeyi etkiledi. Bu yüzden Sinop’ta yükselen ses, uzaktaki bir felaketin anısına değil, bu coğrafyanın belleğine sesleniyor.
Çernobil’in üzerinden kırk yıl geçti ama nükleer enerjiye ilişkin egemen söylem hâlâ aynı cilalı ambalajla dolaşıma sokuluyor: Temiz, güvenli, yerli, stratejik, zorunlu. Oysa nükleer enerjinin gerçek bilançosu hiçbir zaman yalnızca reaktör duvarları içinde kalmıyor. Risk toplumsallaştırılıyor, kararlar merkezileştiriliyor, maliyetler kamuya yıkılıyor, kâr ve jeopolitik nüfuz ise şirketler ve devlet aygıtları arasında paylaştırılıyor. Türkiye’de de bu tablo değişmiyor. Akkuyu’da Rosatom eliyle yürüyen proje gecikmeler, finansman sorunları ve ortaklık arayışlarıyla ilerlerken, devlet aynı anda Sinop’ta dört reaktörlük ikinci bir santral ve Trakya’da üçüncü bir nükleer santral hedefini gündemde tutuyor. Mart 2026’da Enerji Bakanı, Sinop için Güney Kore, Kanada, Çin ve Rusya ile görüşmeler sürdüğünü açıkladı. Yani iktidar açısından mesele tek bir santral değil; Türkiye’yi........