Kemancının Newroz’u
Diyarbakır baharı genelde böyle olur; güneş bir türlü karar veremez, sis çekilmez, gün yarım kalır. Yağmur ise gıcıktır, çiseler durur. 2017’nin 21 Mart günü her şey olması gerektiği gibi başlamıştı. Hava kendi keyfindeydi. Hastanedeydim. Poliklinik hafta başı nedeniyle ayrı kalabalıktı, ancak Newroz telaşı da vardı. Bir an önce işleri bitirip alana gitmek isteyenler hemen belli oluyordu. Sabah karşılaşmalarında “Newroz pîroz be mamoste” ile başlayan cümlelerden kendilerini ele veriyorlardı. Bu duyguyu hep sevmişimdir. Yargısız ve samimidir.
Haber sabah saatlerinde gelmişti. Hastane içinde kriminal bir olay gibi duyuldu. Newroz alanının kıyısında bir çatışma olduğu söylendi. Ayrıntılar belirsizdi. Zihnim hemen bildiği kalıplara yerleştirdi durumu. Haberleri hızla taradım. Öğleden sonraya kadar da provokasyon ya da tersine dair bir ifade yoktu. Soğuk ve ruhsuz bir haber olarak kayıtlara geçti.
Kemal Kurkut, 23 yaşındaydı. Sadece Newroz alanına girmek istemişti. Müzik bölümü öğrencisiydi ve keman çalıyordu. Newroz günü elinde küçük bir pet şişe suyu vardı. Kesinlikle silahsızdı. Bu çok net seçiliyordu. Kontrol noktasında üstü çıkarılmıştı. Bir nedenden Newroz alanına doğru koşmaya başlamıştı. Arkasından, sırtından ateş edildi.
Düşerken; Newroz ateşi yanmaya, halaylar çekilmeye başlanmıştı. Alanda ise bundan bahsedilmedi bile. Geriye dönüp baktığımda en çok acıtan bu oldu. Zaman ve olay hepimiz tarafından ıskalanmıştı.
Ölü bedeni çalıştığım hastanenin alt katındaki acil servis müdahale odasına getirilmişti. Benim odam buranın tam üstündeydi. Aramızdaki mesafe birkaç metreydi. Yanından öylesine habersiz geçip gitmiştim. Bu ilk karşılaşmamız değildi elbet. Daha önce, başka bir kalabalıkta, 10 Ekim günü Ankara Garı önünde, ölüm ikimizin yanından da geçmiş, Newroz günü onu yakalamıştı.
Adıyamanlı, Alevi kökenli bir ailenin en küçük çocuğuydu Kemal. Malatya Battalgazi’de doğmuş, büyümüştü. Babası Abuzer’i ilkokul yıllarında kanserden kaybetmişti. Annesi Sîcan, dört çocuğunu işçilik yaparak büyütmüştü. Abisi Almanya’ya sürgüne gitmiş, diğer abisi ise KHK ile işinden edilmişti.
Bu bir ailenin müstakil hikayesi değildi, bir neslin biyografisiydi. 90’ların Kürt ailelerini anlatan o karanlık katalog gibi; erken ölen baba, anne yalnızlığı, sürgünlük, ekonomik yoksunluk. Devletin Kürt bedenine yazdığı o uzun cümlenin farklı hallerindendi. Her hane........
