Prangalarından saç örgülerine uzanan özgürlük arayışı: Uçup Giden Bir Kuş
1979 İran’ı çalkantılıydı. İslamcılar iktidara geldi ve yavaş yavaş stratejilerini uygulamaya koydular. Şah döneminde komünistler, muhalifler ve Kürtlerle dolu olan Evin Cezaevi, İslamcılar döneminde de dolup taşmaya devam ediyordu. Mollalar baskıyı alabildiğine arttırmış kaçabilenler kaçıyor, kalanlar sessiz kalıyordu. Tüm bu baskılara rağmen varlığını kararlılıkla sürdüren güçlü bir kadın edebiyatını da atlamamak gerek. 1980’li yıllarda ağırlıklı olarak eğitimli ve varlıklı çevrelerden gelen yeni nesil romancılar, zamanla yerlerini daha mütevazı ve geleneksel ailelerden gelen yazarlara bıraktı; öyle ki ‘mutfak masalarında yazılan’ sahici bir edebiyat kuşağı doğdu. Bu kuşağın ve çağdaş İran edebiyatının ödüllü, güçlü sesi Feriba Vefi, Uçup Giden Bir Kuş ile okuru sadece Tahran’ın yoksul bir mahallesine değil, bir kadının sessizce inşa ettiği o mahrem ve dirençli içsel kaleye davet ediyor. Ancak bu kale, aynı zamanda onun hapishanesidir.
Yazar, baskıcı atmosferi ve çiftin iletişim kurma ve ortak zemin bulma zorluğunu başarıyla tasvir ediyor. Roman, kocasının “gitmek” üzerine kurduğu büyük hayallerin gölgesinde, bir kadının “kalmak” ve “kendi olmak” arasındaki o ince çizgide verdiği savaşı anlatıyor. Romanın merkezinde, iki çocuğu ve gitme tutkusuyla yanıp tutuşan kocası arasında sıkışmış bir kadın var. Kocasının gözü ufukta, sınırların ötesindeki bir “cennet” hayalindeyken; isimsiz anlatıcı, kendi içindeki cehennemin izlerini temize çekmeye çalışır. Böylece bir kadının iç dünyasının uçsuz bucaksız labirentlerinde dolaşırken, coğrafyadan kaçışın hikâyesinin değil, daha derin, daha yakıcı bir sorunun peşinde, insanın kendinden kaçamayacağının hikâyesini okuruz. Vefi, gündelik hayatın tekdüzeliğini, yemek yapmayı, çocuk bakmayı, ev içindeki o görünmez cendereyi ustalıkla anlatırken, aslında yaşadığı toplumun panoramasını sunuyor. O panoramanın içinde kalemini kadınlara çeviriyor, onların pencerelerinden içe bakmamızı sağlıyor.
“Ben sadece ruj sürebilmek için Cafer’le evlendim,” derdi Mahbup teyze. Cafer ilk kocasıydı. “Evlenmezsen ruj süremezsin diyorlardı.” Annemse babamla neden evlendiğini bilmiyor. “Bir gün beni babana verdiler. Onun ikinci babam olduğunu sanmıştım. Bu kez de onun kızı olmam gerekiyor herhalde, diye düşünmüştüm. Birisi yandan dürtüp, ‘baban değil, kocan o,’ dedi. İşte o günden beri, birisi yandan dürterse önemli bir şey olacağını anlarım.”
Feriba Vefi, bir isim üzerinden toplumun ayrışma noktalarını, kadının ev içindeki görünmez emeğini ve sessiz çığlığını ustalıkla aktarıyor. Bu metni okurken Rojava’da saçlarını örerek karanlığa meydan okuyan kadınları düşünmemek imkansız. Çünkü her iki tarafta da aynı hakikat var: Kadınlar artık sadece “uçup giden bir kuş” olmak değil, kanatlarını kendi onurlarıyla, kendi elleriyle örmek istiyorlar. Jin, Jiyan, Azadi sadece bir söz, dillerdeki sembol değildir. Dünyaya, erkek........
