Akademik Hürriyetin Sınırı: Resmî İdeolojiye Laf Edilir mi? |
Bu yazı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel kişiliğine, mirasına veya hatırasına yönelik bir eleştiri değildir. Yazı Anayasa’nın 25, 26 ve 27. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi kapsamında güvence altına alınan düşünceyi açıklama, bilim ve akademik özgürlük haklarının kullanımı çerçevesinde kaleme alınmıştır. Yazının konusu; Atatürk’ün adından hareketle sonradan sistematikleştirilen “Kemalizm” adlı ideolojinin tartışılabilirliği ve bu ideolojinin hukukî dokunulmazlık zırhı altına alınmasının düşünce özgürlüğü bakımından yarattığı sorunlardır.
Türkiye toplumu, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, özellikle temel eğitim sistemi ve devlet kurumları ile olan eğitim ve ilişki ağı içinde Kemalizm’in çerçeveleme etkisindedir. Siyasal iktidarlar ne kadar değişir ise değişsin, İslamcı da olsa muhafazakâr da olsa, devlet bürokrasisinin temel referans noktası hem yasal hem kültürel gelenek olarak bu çerçevenin içinde olmuştur. Özellikle eğitim ve askerî bürokrasi için bu ideoloji bir görev olarak addedilmektedir. Nitekim 2013 yılından değiştirilmesine kadar yürürlükte kalan İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi, Silahlı Kuvvetlere “Cumhuriyeti kollama ve koruma” görevi yüklemekteydi ve bu hüküm, geçmişte çeşitli siyasî gelişmelerin hukukî gerekçesi olarak tartışma konusu olmuştur. Ülkenin temel kanun metinleri ve yönetmelikleri, bu çerçevelemenin sürekliliğini sağlayacak yasal zemini oluşturmaktadır.
Sıradan vatandaş ise içinde yaşadığı ideolojik çerçevenin büyük ölçüde farkına varmadığı, sorgulama imkânından yoksun bırakıldığı bir gerçeklik algısı içinde yaşamaktadır. Yaygın ve örgün eğitimin ideolojik alt yapısı ile adeta bir gönüllü rıza üretilmiştir. Bu durum, sosyal bilimler literatüründe “çerçeveleme” (framing) kavramıyla açıklanmaktadır. Ne kendisi sorgulamakta ne de sorgulanmasına tahammül etmektedir. Yine de zaman zaman bu olguyu bilimsel ve entelektüel düzeyde tartışan aydınlar ve bilim insanları olmuştur. Ancak bu durumda 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun devreye girmektedir. Burada önemle belirtmek gerekir ki söz konusu kanunun lafzı, yalnızca Atatürk’ün hatırasına yönelik hakaret ve sövme fiillerini cezalandırmaktadır (bkz. Ek Bölüm). Ancak yargı bürokrasisinin kanunu oldukça geniş yorumlaması, Kemalizm’e yönelik her türlü akademik eleştiriyi de fiilen kapsam içine almakta ve sağlıklı bir fikir tartışmasına imkân tanımamaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Altuğ Taner Akçam / Türkiye (2011), Dink / Türkiye (2010) ve benzeri kararlarında Türkiye’nin bu geniş yorum pratiğini ifade özgürlüğünün ihlâli olarak nitelendirmiştir.
AİHM, bir ifadenin “kamu yararına tartışmaya katkı” sağlayıp sağlamadığını önemli bir kriter olarak kullanmaktadır. Tarihsel olaylar, kurucu ideolojiler ve devletin temel tercihleri hakkında yapılan eleştiriler, bu kriter kapsamında en yüksek düzeyde korumayı hak eden ifadelerdir. AİHM kararlarında sıkça vurgulanan “demokratik toplumda gereklilik” ölçütü, devletin ideolojik tercihlerinin tartışılmasına izin vermeyi zorunlu kılmaktadır. AİHM’in ünlü Handyside / Birleşik Krallık (1976) kararında belirttiği üzere, ifade özgürlüğü “yalnızca kabul gören veya zararsız sayılan bilgi ve görüşler için değil; aynı zamanda sarsıcı, rahatsız edici veya şok edici görüşler için de geçerlidir.” Zira çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik demokratik bir toplumun vazgeçilmez unsurlarıdır.
Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının örnek gösterdiği çağdaş, modern, batılı… adına her ne denirse densin, temel fikir ve düşünce özgürlüğünün olduğu ülkelerde, bir devlet ideolojisinin bu şekilde korunması ve tartışmasız bir kutsal alan haline getirildiğini göremeyiz. İlla ki referansımız bu yerler olmak zorunda da değil. Sonuç itibariyle, Atatürk’ün bizzat vurguladığı akılcılık ilkesi gereği, dogmatik bir inanç konusu olmadıkça, her türlü fikir, düşünce ve ideoloji, bu kurucu ideoloji de olsa, tartışılabilmeli; bilimsel ve entelektüel eleştiriye konu olabilmelidir. Eğer bir ideoloji eleştirilemiyor, yasaların geniş yorumu ile koruma altına alınıyor ise orada bir dogmalaştırma söz konusudur. Dogmalaştırma ise, insan ürünü her şey için düşünce özgürlüğünün kısıtlanması anlamına gelir. Zira Atatürk’ün kendisinin de sıkça vurguladığı üzere, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir”; bilimsel düşünce ise doğası gereği sorgulamayı ve eleştiriyi gerektirir.
Zaman zaman entelektüel düzeyde yapılan eleştiriler, yasanın geniş yorumlanması ile hızlı bir şekilde yargısal işleme konu olmaktadır. Konuya yönelik eleştiriler ise, ileri sürülen argümanların çürütülmesi ve tartışma yolu ile bertaraf edilmesi yerine; fikir ileri sürenlerin kişiliklerine yönelik yakıştırmalarla susturulmaya çalışılmaktadır. Bu çevrelerce kullanılan “fesli”, “yobaz”, “meczup”, “Atatürk düşmanı”, “Cumhuriyet düşmanı”, “vatan haini” gibi sıfatlar aracılığıyla ifade hürriyetini kullanan insanlar itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bireyler yetiştirmeyi ülkü edinmiş bir geleneğin mirasçısı olduğunu iddia edenlerin, ileri sürülen fikirleri çürütmesi gerekirken, bu fikirleri ileri süren insanların kişiliklerini karalayarak fikirleri........