Polis Mahremiyeti İfşa Edemez; CHP Etik Sorumluluktan Kaçamaz |
Siyaset keşke fikirler, projeler ya da kamu politikaları üzerinden yürüse! Bunun yerine uzun zamandır ülkemizde kişisel hayatlar, mahrem alanlar ve özel ilişkiler siyasetin malzemesi hâline getiriliyor. Son örneği Uşak Belediye Başkanı oldu. Başkanın tutuklanması sürecinde kamuoyuna yansıyan (aslında sızdırılan) görüntüler, bu tehlikeli eğilimin yeni bir örneğini oluşturdu.
Ortaya çıkan tartışmanın merkezinde aslında belediye başkanının neden tutuklandığı yok. Yolsuzluk, rüşvet ya da görevi kötüye kullanma gibi iddialar hukuk çerçevesinde incelenmesi gereken konulardır. Ancak kamuoyuna servis edilen şey, hukuki sürecin kendisi değil; bir otel odasında, polis kamerasıyla kaydedilmiş özel hayata ilişkin görüntülerdir. Üstelik bu görüntülerin sızdırılması, kısa sürede siyasetin gündemine taşınmış; bir linç ve siyasi hesaplaşmanın aracına dönüştürülmüştür. Daha da çarpıcı olan ise, geçmişte Recep Tayyip Erdoğan üzerinden “manşetlerle siyaset dizayn ediliyor” eleştirisini dile getirenlerin, bugün benzer yöntemlerin dolaşıma girmesine sessiz kalabilmesi, hatta dolaylı biçimde bu iklimin parçası hâline gelmesidir.
Burada durup sormak gerekiyor: Bir kişinin özel hayatının, üstelik, devletin güvenlik aygıtları tarafından kayıt altına alınması ve ardından kamuoyuna servis edilmesi hangi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır?
Bu sorunun cevabını aslında çok uzaklarda aramaya gerek yok. Yasalarımızda bunun bir suç olduğu kabul edilmiş. Gündemi devam eden bir olay üzerinden bu sorunun cevabını arayalım.
Yakın zamanda Adalet Bakanı’nın da vurguladığı bir olayda, bir kamu görevlisinin tapu kayıtlarını usulsüz şekilde incelemesi ciddi bir ihlal olarak değerlendirilmiş, hakkında soruşturma açılmış ve kişisel verilerin ihlali gerekçesiyle hukuki süreç başlatılmıştı. Aynı çerçevede, bireyin özel alanına izinsiz müdahale açıkça suç sayılmıştır. Öte yandan, Türkiye siyasetinin hafızasında benzer müdahalelerin farklı dönemlerde farklı aktörlere karşı kullanıldığı da unutulmuş değil. Daha önce FETÖ’cülerin giriştiği 17-25 Aralık sürecinde Cumhurbaşkanı ve bazı bakanlar hakkında servis edilen ses kayıtları ve istihbarat içerikleri de “siyasi operasyon” tartışmalarının merkezine yerleşmişti. O gün bu yöntemlere karşı çıkanların, bugün de benzer yöntemlerin farklı hedeflere yönelmesine karşı çıkmalıdır.
İşte tam da bu noktada ilkesel bir tutumun gerekliliği ortaya çıkıyor. Hukuk, kişiye göre eğilip bükülebilecek bir araç değildir. Bir uygulama, siyasi kimliği ne olursa olsun bir kişi için yanlışsa, herkes için yanlış olmalıdır. Mahremiyet ihlali, sadece “karşı taraf” söz konusu olduğunda sorunlu görülüp, “bizden biri” için görmezden gelinebilir mi! Dün AK Partililere yöneldiğinde eleştirilen; bugün ise muhaliflere yöneldiğinde görmezden gelinen kamu gücü kaynaklı ihlaller, özünde aynı sorunun ürünüdür. Kamu görevlileri aracılığıyla yapılan suistimaller ve hak ihlalleri nasıl ki iktidar açısından kabul edilemezse, muhalifler söz konusu olduğunda da en az o kadar kabul edilmemelidir.
Diğer taraftan CHP’nin tutumu ilginç bir hal almışa benziyor. Uşak Belediye Başkanı hakkında yürütülen süreçte, hukuki iddiaların takip edilmesi elbette gereklidir. Ancak aynı zamanda, polis marifetiyle gerçekleştirilen özel hayat ihlaline açık ve net bir şekilde karşı çıkılması gerekir. Bu iki mesele birbirine karıştırılmamalıdır. Oysa CHP yolsuzluk ve ahlaksızlık iddialarını görmezden geliyor.
Doğru olan tutum şu olsa gerek:
Özel hayatın ihlali veya haksız tutuklamalar açıkça kınanmalı, bunun bir hak ihlali olduğu güçlü biçimde ifade edilmelidir. Aynı zamanda kamuoyuna yansıyan yolsuzluk, rüşvet ve aşk gibi diğer iddiaların da hukuk çerçevesinde şeffaf biçimde araştırılması gerektiği vurgulanmalıdır. Yani CHP belediye çalışanı olduğu iddia edilen ve arada ciddi bir yaş farkı bulunan bir personelle ilişki iddiaları da etik boyutları açısından ayrıca değerlendirilmeli, gerekli inceleme ve denetim süreçleri işletilmelidir.
Ancak burada asıl sorun, CHP’nin çoğu zaman başvurduğu savunma dilidir. “Hukuki baskı var”, “keyfi tutuklama var”, “başkanımızın arkasındayız” gibi söylemler, meselenin yalnızca hukuki boyutuna sığınıldığını ve ahlaki tartışmanın bilinçli biçimde geri plana itildiğini göstermektedir. CHP, bu tür durumlarda daha cesur bir tutum alabilmeli; hem hak ihlallerine karşı net bir duruş sergileyip hem de kendi içindeki etik sorunlarla yüzleşebilecek bir siyasi olgunluk ortaya koyabilmelidir. Aksi hâlde, eleştirdiği siyasal pratiklerden ayrışması mümkün olmayacak ve kamuoyu nezdinde inandırıcılığı zedelenecektir.