Maduro Olayı ve Kapitalizm
2026 yılının ilk günlerinde dünya tarihinde yerini alacak bir olaya hep birlikte şahitlik ettik. Bir devlet başka bir devletin başkanını yatak odasından eşiyle birlikte kaçırdı. 21. yüzyılın ikinci çeyreğine bu şekilde “merhaba” denmiş oldu.
Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırılması, Türkiye’deki bazı çevrelerdeki ezberleri de yeniden gün yüzüne çıkarmış oldu. Bu olaya verilen tepkiler bize yine aynı refleksi gösterdi: ABD kötü bir iş yaptıysa, suçlu kapitalizmdir. Sosyal medyada, köşe yazılarında, açıklamalarda neredeyse otomatikleşmiş bir dil hâkim: “Kapitalizmin kanlı yüzü”, “kahrolsun kapitalizm”…
Fakat tam da burada durup sormak gerekiyor: Gerçekten suçlanması gereken şey kapitalizm mi, yoksa daha kadim, daha çıplak bir güç siyaseti mi?
Kapitalizm, tüm ideolojik yüklemelerden bağımsız olarak ele alındığında, bir üretim ve mübadele sistemidir. Gönüllü değiş tokuş, sözleşme, mülkiyet ve karşılıklı rızaya dayanmaktadır. Kapitalizm, bir aktöre/devlete diğerinin kaynaklarını zorla ele geçirme yetkisi vermez. Aksine, tam da bu yüzden piyasa, zor kullanmanın alanını daraltan bir mekanizma olarak değerlendirilmektedir.
Serbest piyasa, başka ülkelerin devlet başkanlarını kaçırmayı değil; ticaret yapmayı, müzakere etmeyi, ikna etmeyi salık verir. Örneğin petrol istiyorsanız, satın alırsınız. Yatırım yapmak istiyorsanız, anlaşma yaparsınız. Bunların hiçbiri askerî operasyon, darbe ya da zorla “rejim değiştirme” gerektirmez.
Bir devletin başka bir ülkenin başkanını zorla alıkoyması, kapitalizmin değil; piyasanın askıya alındığı bir güç sarhoşluğunun ürünüdür. Bu noktada kapitalizmi suçlamak, kavramları birbirine karıştırmaktan başka........
