Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına büyük değer veren, gücü son derece dikkatli kullanan, sivil hayatı korumaya özel önem atfeden bir askerî yapıdan bahsediliyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.

Ancak devletlerin ve orduların ahlâkı, kendileri hakkında yazdıkları metinlerle değil, yaptıklarıyla ölçülür. Bir ordu için asıl sınav, kendi askerî etik kitapçığında neler yazdığı değil, sahada nasıl davrandığıdır. Sivillere karşı tavrı nedir? Gücü nasıl kullanmaktadır? Savaşı, hukuku bütünüyle askıya alma bahanesi haline mi getirmektedir, yoksa şiddeti gerçekten sınırlandırmakta mıdır? İşte İsrail ordusunun asıl değerlendirilmesi gereken yer burasıdır. O noktada ise karşımıza çıkan tablo, “en ahlâklı ordu” söylemiyle bağdaşmayan, hatta ona tamamen ters düşen bir tablodur.

Gazze’de yaşananlar, bu iddianın ne kadar büyük bir yalan olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Uluslararası kuruluşlar, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve insan hakları raporları, İsrail askerî harekâtının “eşi görülmemiş” düzeyde sivil ölümlerine, kitlesel yıkıma ve toplu yerinden edilmeye yol açtığını kaydetmektedir. Gazze’de evler, hastaneler, okullar, sığınma alanları ve gündelik hayatın sürdüğü yerler sistematik şekilde tahrip edilmiştir. Yüz binlerce değil, neredeyse bütün nüfus yerinden edilmiştir. İnsanlara sadece ölüm değil, hayatın kendisi yaşanamaz hale getirilmiştir. Böyle bir tablo karşısında “ahlâk” kelimesini İsrail ordusuyla yan yana getirmek, kavramların içini boşaltmaktır.

Ahlâk Sözle Değil, Gücü Sınırlandırmakla Ölçülür

Ahlâk, özellikle de savaş ahlâkı, tam da gücün sınırlandırılması gereken yerde başlar. Silahlı olmak, askerî imkânlara sahip olmak, teknolojik üstünlük kurmak bir orduyu ahlâklı yapmaz. Tersine, gücü olanın kendisini sınırlaması beklenir. Savaşta bile çocukların, kadınların, yaşlıların, hastaların ve genel olarak sivillerin korunması gerekir. Hastaneler, okullar ve ibadethaneler savaşın olağan hedefleri haline getirilemez. Ahlâk, sadece kendi kayıplarına üzülmek değil, karşı taraftaki masum insanın hayatını da değerli sayabilmektir.

Oysa İsrail’in dünyaya yansıttığı manzara tam tersidir. Bugün İsrail ordusu, sivilleri kitlesel biçimde öldüren, sivil hayatın temel altyapısını tahrip eden, insanları açlık, susuzluk, evsizlik ve güvensizlik içinde yaşamaya zorlayan bir güç olarak görünmektedir. Üstelik bütün bunlar, “güvenlik”, “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” gibi kavramların arkasına saklanarak yapılmaktadır. Ahlâk, şiddeti meşrulaştıran bir dil oyunu değildir. Bir ordunun kendisini “savunma kuvvetleri” olarak adlandırması, onun gerçekten savunma yaptığını kanıtlamaz. Nasıl ki bir insan kendine dürüst demekle dürüst olmazsa,........

© Hür Fikirler