“Faşizme Giden Yol” ve Türkiye

“Faşizme Giden Yol” Makalesinin Türkiye Bağlamında Değerlendirilmesi

Randall G. Holcombe’un “The Road to Fascism” başlıklı makalesi, modern devletlerin ekonomik hayattaki rolünün genişlemesi ile siyasal iktidarın ekonomik faaliyet üzerindeki kontrolünün artması arasındaki ilişkiyi inceleyen önemli bir politik ekonomi çalışmasıdır. Holcombe, Charlotte Twight’ın analizinden hareketle, özellikle kamu tercihi teorisi çerçevesinde rant arama, düzenleyici yakalama ve çıkar grubu siyaseti gibi süreçlerin uzun vadede nasıl daha merkezi ve daha müdahaleci bir ekonomik yapıya yol açabileceğini tartışmaktadır. Makalenin temel iddiası, ekonomik faaliyetlerin giderek daha fazla devlet politikalarına bağımlı hale gelmesinin, uygun siyasal koşullar oluştuğunda faşist nitelikler taşıyan bir ekonomik düzenin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabileceğidir.

Holcombe’un analizinin en dikkat çekici yönlerinden biri, faşizmi yalnızca tarihsel bir ideoloji olarak değil, aynı zamanda belirli kurumsal dinamiklerin ortaya çıkarabileceği bir politik ekonomi düzeni olarak ele almasıdır. Bu çerçevede yazar, faşizmin sosyalizmden ve siyasal kapitalizmden farklı olduğunu vurgular. Faşist sistemlerde üretim araçları çoğu zaman özel mülkiyet altında kalır; ancak ekonomik faaliyetlerin yönü ve kapsamı siyasal iktidar tarafından belirlenir. Böyle bir sistemde ekonomik aktörler nominal olarak özel girişimci olsalar bile fiilen siyasal otoritenin belirlediği hedeflere hizmet etmek durumunda kalırlar.

Bu yaklaşım Türkiye gibi karma ekonomik yapıya sahip ülkeler açısından da önemli analitik imkânlar sunmaktadır. Türkiye ekonomisi tarihsel olarak devlet ile özel sektör arasındaki güçlü ilişkilerle karakterize edilmiştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren devlet, ekonomik kalkınmanın ana aktörlerinden biri olarak görülmüş ve sanayileşme politikaları büyük ölçüde kamu öncülüğünde yürütülmüştür. Devlet işletmeleri, planlama kurumları ve sanayi teşvikleri uzun yıllar Türkiye ekonomisinin temel unsurlarından biri olmuştur.

1980 sonrasında uygulanan liberalizasyon politikaları Türkiye ekonomisinde önemli dönüşümler yaratmış olsa da devlet ile ekonomi arasındaki ilişkiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Kamu ihaleleri, teşvik sistemleri, düzenleyici kurumlar ve finansal düzenlemeler ekonomik faaliyet üzerinde önemli bir etkiye sahip olmaya devam etmektedir. Bu durum bazı araştırmacıların Türkiye ekonomisini siyasal kapitalizm kavramı çerçevesinde değerlendirmelerine yol açmıştır.

Holcombe’un analizinin Türkiye açısından önemli bir yönü, ekonomik ve siyasal güç arasındaki ilişkinin büyük ölçüde kurumsal yapı tarafından şekillendirildiğini göstermesidir. Demokratik sistemlerde güçler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür medya ve rekabetçi seçimler siyasal gücün aşırı yoğunlaşmasını sınırlayan mekanizmalar olarak işlev görür. Bu kurumlar aynı zamanda ekonomik aktörlerin siyasal otorite karşısında belirli bir özerklik alanına sahip olmasını da mümkün kılar.

Ancak bu kurumsal denge zayıfladığında ekonomik ve siyasal güç arasındaki ilişki farklı bir yönde gelişebilir. Devletin ekonomik kaynakların dağılımı üzerindeki kontrolü arttıkça ekonomik aktörlerin siyasal otoriteye bağımlılığı da artabilir. Bu durum özellikle büyük kamu ihaleleri, lisans sistemleri, düzenleyici kararlar ve teşvik politikaları gibi araçlar aracılığıyla gerçekleşebilir.

Holcombe’un tartıştığı rant arama ve düzenleyici yakalama süreçleri Türkiye bağlamında da gözlemlenebilen olgulardır. Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de belirli sektörlerin devlet politikalarından doğrudan etkilenmesi, ekonomik aktörlerin siyasal karar alma süreçlerini etkilemeye çalışmasına yol açabilmektedir. Bu durum bazen ekonomik verimlilikten ziyade siyasal bağlantıların önem kazanmasına neden olabilir.

Bununla birlikte Holcombe’un analizinde vurguladığı önemli bir nokta, bu tür süreçlerin otomatik olarak faşist bir ekonomik düzen yaratmadığıdır. Yazar, faşizmin ortaya çıkması için yalnızca ekonomik koşulların değil aynı zamanda siyasal kurumların da belirli bir yönde değişmesi gerektiğini belirtir. Özellikle siyasal gücün tek bir merkezde yoğunlaşması ve kurumsal denetim mekanizmalarının zayıflaması böyle bir dönüşüm için kritik öneme sahiptir.

Türkiye örneği bu açıdan karmaşık bir tablo sunmaktadır. Bir yandan devlet ile ekonomi arasındaki ilişkiler güçlüdür ve ekonomik faaliyetler çeşitli düzenlemeler ve politikalar aracılığıyla önemli ölçüde yönlendirilmektedir. Diğer yandan Türkiye’de çok partili siyasal sistem, seçimler ve belirli kurumsal mekanizmalar siyasal gücün tamamen merkezileşmesini sınırlayan unsurlar olarak varlığını sürdürmektedir.

Holcombe’un makalesi, devletin ekonomik hayattaki rolünün genişlemesinin yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmadığını, aynı zamanda siyasal güç dengelerini de etkileyebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu analiz özellikle gelişmekte olan ekonomilerde devletin ekonomik kalkınmadaki rolünün yeniden tartışıldığı bir dönemde büyük bir teorik değer taşımaktadır.

Sonuç olarak Holcombe’un çalışması Türkiye gibi karma ekonomik yapıya sahip ülkelerde devlet ile ekonomi arasındaki ilişkinin dikkatle analiz edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ekonomik kalkınma politikaları ile ekonomik özgürlükler arasındaki dengeyi koruyabilmek için güçlü kurumsal mekanizmalara ihtiyaç vardır. Demokratik kurumların, hukukun üstünlüğünün ve rekabetçi piyasa yapılarının korunması bu dengeyi sürdürebilmenin en önemli araçlarıdır. Holcombe’un uyarısı bu bakımdan yalnızca Amerikan ekonomisi için değil, devletin ekonomik hayattaki rolünün genişlediği tüm ülkeler için dikkate değer bir analitik çerçeve sunmaktadır.


© Hür Fikirler