İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder

“Senin varlığın benim yokluğumdur” diyen karanlık bir zihnin uğursuz yankısı altında, okul bahçelerinde neşeyle koşan çocuklar toprağa düştüler. O çocuklar ki gülüşleri sabah ışığı kadar berrak, bakışları henüz kirlenmemiş bir dünyanın son hatırasıydı. Hayatın en saf türküsünü söyleyen o küçük yürekler bir anda ölümün soğuk sessizliğine gömüldü. Katiller, ellerindeki kudreti hakikatin yerine koyarak, bu vahşeti kendilerince meşrulaştırmaya kalktılar. Güçlü olduklarını söylediler; öyleyse yakmaya, yıkmaya, sevinci susturmaya hakları vardı. Çocuklar gelecekti; bu yüzden öldürülmeliydiler. Umudun filiz verdiği her yer, onların korkusunu büyütüyordu. Çünkü zalim, en çok masumiyetten ürker; en çok bir çocuğun gülüşünde yenilgi ihtimalini görür.

Bugün fail bellidir; fakat maktul yalnızca o çocuklar değildir. Maktul olan, hepimizin içindeki insanlık kırıntısıdır. Maktul olan, yeryüzünün ortak vicdanı, annelerin duası, evlerin neşesi, yarının ihtimalidir. Her öldürülen çocukla birlikte gökyüzünün bir parçası kararır; her susturulan kahkahayla birlikte insanlık biraz daha yetim kalır. Dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuğun üzerine bomba düşüyorsa, aslında bütün insanlığın kalbine taş düşüyor demektir.

Bugün ABD/İsrail hattında billurlaşan siyasal akıl, artık yalnızca bir tahakküm dili değil, neredeyse tanrısal bir kudret vehminin hezeyanıdır: “İstediğimi var eder, istediğimi yok ederim.” Bu, sınır tanımaz bir güç sarhoşluğunun; merhameti, hukuku ve insanlık duygusunu bütünüyle yitirmiş bir ruh halinin dışavurumudur. Kendilerinden olmayanı eksik, değersiz, yarım insan sayan bir zihniyet, nihayetinde insanı değil, kendi karanlığını çoğaltır. Ve o karanlık, yalnızca şehirleri değil, ruhları da yakar; yalnızca bedenleri değil, çağın hafızasını da küle çevirir.

Büyük ideolojik anlatıların gürültüsüne sığınan bu yeni barbarlık, evrensel hiçbir değeri tanımamakta; hakikati çıkarın, merhameti şiddetin, adaleti ise korkunun altına gömmektedir. Üstelik bu cinnet hali, çoğu zaman ekonomik aklın soğuk hesabını bile aşmakta; yıkımı bir araç olmaktan çıkarıp bir kimliğe, bir hazza, bir alışkanlığa dönüştürmektedir. Bu yüzden bugün karşımızda olan şey sadece siyasal bir çatışma değil; insan ruhunun kendi gölgesine yenik düşmesidir. Ve ne acıdır ki, katledilen çocukların ardında kalan sessizlik, dünyanın en gürültülü salonlarında bile duyulmayan bir çığlık gibi büyümektedir.

Savaşın, çatışmanın ve sistematik eziyetin “yeni normal” diye takdim edildiği bir çağda yaşıyoruz. Eski zamanların utancı, yeniden dirilmiş gibi kapımızda duruyor. Kötülük sıradanlaşıyor; vicdan, gündelik hayatın uğultusu içinde ağır ağır köreliyor. İnsanlık, kendi yarattığı bu büyük kırılmanın eşiğinde, derin bir ruhsal çöküşün içine sürükleniyor. Umutsuzluk, depresyon, yabancılaşma ve parçalanmışlık, görünmez bir salgın gibi toplumların üzerine çöküyor. Özellikle İslam dünyasında yaşayan ve uzun zamandır aşağılanmanın, kuşatılmanın ve sürekli tehdit altında tutulmanın ağırlığını taşıyan kitleler için bu tablo, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ontolojik bir yaralanmaya dönüşmektedir. İnsan, bazen vatanını değil, anlamını kaybeder; işte bugün yaşanan da biraz budur. Ne var ki zalimlerin çoğu zaman unuttuğu bir hakikat vardır: Katil, sonunda kendi karanlığının maktulü olur. Büyük güç tacirleri, yaydıkları korkunun, ürettikleri umutsuzluğun ve çoğalttıkları nefretin bir gün kendi boyunlarına dolanacak bir ilmeğe dönüşeceğini hesaba katmazlar. Oysa tarih, kibirle yükselen her zulmün kendi iç çöküşünü de beraberinde taşıdığını defalarca göstermiştir. Her büyük silah zafer getirmez; her büyük ordu haklı çıkmaz; her yüksek ses sonsuza kadar yankılanmaz. Bir mazlumun ahı, bazen bütün stratejilerden daha uzun ömürlüdür. Bir annenin gözyaşı, bazen en gösterişli imparatorlukların haritasını sessizce değiştirir. İçinde yaşadığımız zaman, yalnızca kuvvetin değil, vicdanın da hükmünü açıklayacağı bir zamandır.

İnsanın insana yaşattığı bu tarifsiz trajedi karşısında susmamak gerekir. Çünkü bazen bir itiraz, bir halkın hafızasını diri tutar; bazen bir söz, tarihin karanlığına bırakılmış bir şahitlik olur. Yaşananı adıyla çağırmak, kötülüğü teşhir etmek, zulmün dilini reddetmek ve insanlığın tarafında ısrarla durmak, belki de bu çağın en ahlâkî tutumudur. Bu nedenle zalimin zulmüne karşı bağırmak, gerektiğinde sessiz ama sarsıcı bir çığlık olarak var olmak, insan olduğumuzu kendimize hatırlatmanın en sahici yollarından biridir. Çocukları topluca katleden yüzsüzlerin dudaklarına ilişen o zehirli tebessüm, aslında kendi ruhlarının ebedî mahkûmiyetinden başka bir şey değildir.

Bütün bu kederin, bu derin insanlık yıkımının gölgesinde, Liberal Düşünce Dergisi editörlüğünü devretmiş olmanın bende bıraktığı hüznü de ifade etmek isterim. Her vedada biraz eksilir insan; hele ki o veda emekle, dostlukla, hatırayla örülmüş uzun bir yolculuğun sonuysa, kalpte kalan boşluk daha derin olur. Bu süreçte biriktirdiğim güzel hatıraları, paylaşılan emeğin sessiz ama kalıcı izlerini ve birlikte düşünmenin kıymetini içimde taşıyarak, yol arkadaşlarıma barışın, sevincin ve insan onurunun egemen olduğu bir dünyada yaşama duası gönderiyorum. Dilerim ki yarının dünyası, çocukların korkmadan gülebildiği, annelerin evlat acısıyla sınanmadığı, insanlığın kendi vicdanıyla yeniden buluşabildiği bir dünya olsun.

Bu vesileyle, dergimizin bu sayısında yer alan nitelikli yazıları dikkatle okumanızı ve onlardan istifade etmenizi temenni ediyorum.

Editörden, Liberal Düşünce dergisi, 121. Sayı, Kış 2026.


© Hür Fikirler