İHAM Büyük Dairenin Yasak Kararı ve “Kanunilik” İlkesinin Sınırı

I. Yasak/Türkiye Başvurusuna İlişkin Daire Kararı

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) 27.08.2024 tarihli Yasak/Türkiye kararında (B. No: 17389/20), 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.314/2 uyarınca silahlı terör örgütüne (FETÖ/PDY) üye olma suçundan mahkum olan başvurucunun “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.7) ilişkin şikayetini incelemiş ve oybirliği ile bu ilkenin ihlal edilmediğine karar vermişti.

Başvuruya konu olayda, 2011-2014 yılları arasında “Büyük Bölge Talebe Mesulü” olarak mahrem yapılanma içinde örgütte yer aldığı kabul edilen başvurucunun mahkumiyetine esas alınan deliller arasında; örgüt içinde gizli faaliyetlerde bulunduğuna ilişkin tanık beyanları, özellikle bu görevi üstlendiği ve kod adı kullandığı yönünde etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan iki tanığın ifadeleri, başka bir soruşturma kapsamında elde edilen ve örgüt üyeleri ile iletişim kurduğunu gösteren HTS kayıtları, örgüte ait olduğu kabul edilen bir şirket tarafından sigorta primlerinin ödenmesi ile Bank Asya’ya para yatırması yer almakta idi.

İHAM İkinci Dairenin 27.08.2024 tarihli kararında Çorum Ağır Ceza Mahkemesinin mahkumiyet kararına ilişkin gerekçesine şu şekilde yer verilmiştir:

42. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın mahkumiyetinin dayandığı delil unsurlarına ilişkin olarak, yargılamanın farklı aşamalarında tanıklardan alınan ifadelerden, sanığın suçlanan örgüt içinde gizlice faaliyet yürüttüğünün anlaşıldığını ve özellikle tanıklar Y.B. ve A.B.nin ifadelerinden, sanığın büyük bölge talebe mesullerinden biri olduğunun ve “Recep” kod ismini kullandığının tespit edildiğini belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi dahası, başvuranın sosyal sigorta primlerinin söz konusu örgüte bağlı bir şirket olan Çorum Eğitim Hizmetleri Anonim Şirketi tarafından ödendiğini ve başka bir ceza soruşturması kapsamında yapılan HTS incelemelerinin sanığın örgüt üyeleriyle iletişim halinde olduğunu gösterdiğini tespit etmiştir.

43. Ağır Ceza Mahkemesi son olarak, 2013 yılı Aralık ayında başvuranın Bank Asya’daki hesabında para olmamasına rağmen, 2014 yılının Ocak ayında bu hesaba 2.000 TL yatırdığını kaydetmiştir. Söz konusu mahkemeye göre bu işlem talimat üzerine gerçekleştirilmiş ve bankanın 17-25 Aralık 2013 olaylarının ardından yaşadığı ekonomik zorlukların üstesinden gelmesine yardımcı olmayı amaçlamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranın Bank Asya’ya para yatırmış olmasının neden suçlanan örgütle bağlantılı bir faaliyet olarak görüldüğünü de açıklamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi özellikle, söz konusu örgütün üyelerinin ve aynı zamanda liderinin Bank Asya’nın örgüte bağlı olduğunu kabul ettiklerine dikkat çekmiştir. Söz konusu örgüte maddi kaynak yaratmak amacıyla açılan bu banka, 2013 yılının Aralık ayından sonra Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından denetim altına alınmıştır. Kurumun zor durumda olması ve paranın örgütle yakın bağlantısı olan şirketlere yasa dışı yollardan aktarılması nedeniyle, örgüt üyeleri, özellikle 2014 yılının başından itibaren, örgüt liderinin talimatıyla bu bankada hesap açmış veya önemli miktarda para yatırmışlardır. Ceza soruşturmaları, söz konusu kişilerin söz konusu dönemdeki banka faaliyetlerinin hayatın normal akışına uygun olmadığının tespit edilmesini sağlamıştır. Ağır Ceza Mahkemesinin bu banka faaliyetlerinin, söz konusu örgütün liderinin talimatıyla gerçekleştirilen ve bu örgüte bağlı bir bankayı desteklemeyi amaçlayan bir eylem olarak yorumlanabileceğini değerlendirmesinin nedenleri bunlardı. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçesini desteklemek için, bu tür davranışların örgüte maddi destek sağlandığının göstergesi olarak değerlendirildiği Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 14 Mart 2016 tarihli kararına (E. 2015/5452, K. 2016/1983) atıfta bulunmuştur.

44. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın faaliyetlerini değerlendirirken, tüm bu eylemlerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini ve sanığın suçluluğunun buna göre belirlenmesi gerektiğini kaydetmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu temelde yapılan değerlendirmeyle, süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk koşullarının karşılandığını ve sanığın suçlanan örgütün bir üyesi olduğunun tespit edilebileceğini savunmuştur.

İHAM İkinci Daire; Yasak başvurusunun, ByLock kullanıcısı olduğu gerekçesiyle TCK m.314/2 uyarınca mahkum edilen kişilerce yapılan başvurulardan (Büyük Daire, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye, B. No: 15669/20, 26.09.2023) temelden ayrıldığını vurgulayarak, somut olayda otomatik bir suçlama veya varsayıma dayalı bir mahkumiyetin olmadığını belirtmiş, isnat edilen suçun unsurlarının oluştuğuna ilişkin değerlendirmelerin “geniş bir delil yelpazesine” dayandığını, başvurucunun örgütün gizli yapılanması içinde üst düzeyde yer alarak örgüt yararına gizli faaliyetlerde bulunduğunun mahkemelerce kabul edildiğini ifade etmişti. İHAM ayrıca; başvurucunun örgüt içindeki konumu dikkate alınarak, suçun manevi unsurunun mevcut olduğu sonucuna varan mahkemelerin genişletici ve öngörülemez bir yorumda bulunmadığını vurgulamıştı. Mahkeme son olarak; başvurucunun örgütün gizli yapılanmasına dahil olduğu ve süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk içeren eylemlerde bulunduğu sonucuna, Sözleşme ile güvence altına alınan hakkaniyet ilkelerine aykırı olmayan ve savunma haklarına saygı gösterildiği bir yargılama sonucunda ulaşıldığını belirtmişti.

Bu karara ilişkin değerlendirmemizde özetle; İHAM’ın, ulusal mahkemelerin değerlendirmelerini Yüksel Yalçınkaya kararına kıyasla daha esnek bir denetime tabi tuttuğunu, mahkumiyetin “geniş bir delil yelpazesine” dayandığını belirtmesine rağmen, başvurucunun somut eylemlerine dair sınırlı açıklamalara yer verdiğini, örgütün silahlı terör örgütü olduğuna dair bir yargı kararının bulunmadığı dönemdeki faaliyetlerin de cezai sorumluluğa yol açabileceğini ve başvurucunun örgüt içindeki konumu dikkate alınıp, bu faaliyetlerin suç oluşturduğunun makul ölçüde öngörülebilir bir yorum sayılabileceğini kabul ederek, suçun manevi unsuru bakımından ulusal mahkemelerce yapılan değerlendirmeyi yeterli bulduğunu ifade etmiştik[1].

II. Yasak/Türkiye Başvurusuna İlişkin Büyük Daire Kararı

Daire kararı oybirliğiyle verilmiş olmasına rağmen, başvurunun Büyük Daire tarafından incelenmesi talebi kabul edilmiş ve 7 Mayıs 2025 tarihinde Strazburg’da duruşma yapılmıştır. Büyük Daire; 5 Mayıs 2026 tarihinde açıkladığı kararıyla, Dairenin aksine somut olayda “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin, ayrıca başvurucunun cezaevinde tutulma koşullarından kaynaklanan kötü muamele yasağının (Sözleşme m.3) ihlal edildiğine oyçokluğu ile karar vermiştir[2].

Büyük Daire; somut başvuruda Sözleşmenin 7. maddesi kapsamında, mahkumiyetin öngörülebilir bir suç tanımına dayanıp dayanmadığını ve özellikle ulusal mahkemelerin kast unsurunu nasıl kurduğunu incelemiştir. Mahkeme; terör örgütü üyeliği suçunun niteliği itibariyle, mahkumiyetin ancak bireyselleştirilmiş cezai sorumluluk tespiti ile mümkün olabileceğini, bu kapsamda fail ile örgüt arasındaki ilişki üzerinden kastın somut delillerle ortaya koyulması gerektiğini, salt örgütle bağlantı veya aidiyet iddiasının ise cezai sorumluluk için yeterli olamayacağını vurgulamıştır.

Başvuruda İHAM, öncelikle isnat edilen üyeliğe ilişkin zaman unsurunun ulusal mahkemelerce yeterli açıklıkta ortaya koyulmadığını belirtmiştir. İddianamede; başvurucunun hangi dönemde örgüt üyesi sayıldığı ve bu dönemde örgütün şiddet içeren amaçlarını bilip bilmediğinin açık şekilde belirlenmediği, ayrıca sözkonusu dönemin 2014’de sona erdiği, hem 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden ve hem de örgütün terör örgütü olarak tanınmasından önceye denk geldiği ifade edilmiştir. Bu nedenle; ulusal mahkemeler tarafından, başvurucunun eğitim alanındaki faaliyetlerinin terör amaçlı bir yapıya bilinçli ve iradi katılımı mı, yoksa suç kastı taşımayan bir ilişkiyi mi yansıttığının daha yüksek bir dikkatle değerlendirmesi gerektiği belirtilmiştir.

İHAM Büyük Daire ayrıca, başvurucuya atfedilen eylemlerin esasen örgütün eğitim öğrenim alanındaki görünür ve uzun süre meşru kabul edilmiş yapısı içinde gerçekleştiğini vurgulamıştır. Bu yapının toplumda yıllarca “dini ve eğitimsel bir hareket” olarak algılanmasının, birçok kişinin örgütün gerçek hedeflerini bilmeden bu yapılarla ilişki kurmasına yol açabileceğini ifade eden İHAM; buna karşın ulusal mahkemelerin, başvurucunun örgütün stratejik veya hiyerarşik yapısıyla kişisel ya da fonksiyonel bir bağını ortaya koymadığını, örgütün terör örgütü niteliğinde olduğunu bildiğine dair bilgisini somutlaştırmadığını ve özellikle eğitim faaliyetlerinin ötesinde bir rol tespit etmediğini belirtmiştir. İHAM’a göre, örgütün o dönemde terör örgütü olarak kabul edilmemesi de dikkate alındığında, yalnızca örgütün yasal görünümlü faaliyet alanında görev alma durumunun kastın varlığını göstermek için yeterli kabul edilmesi mümkün değildir.

Sonuç olarak Mahkeme; ulusal yargı mercilerinin başvurucunun kast........

© Hukuki Haber