Psikiyatrik Tanı Almış Müvekkille Çalışmak: Avukatın Tanı Koymadan Gözlemleme, Damgalamadan Somutlaştırma Görevi |
Bu makale, psikiyatrik tanı almış veya ruhsal kırılganlık gösteren müvekkille çalışan avukatın mesleki konumunu, etik sınırlarını ve hukuki sorumluluğunu incelemektedir. Avukatın görevi psikiyatrik tanı koymak değildir; ancak müvekkilin anlatısında, karar alma kapasitesinde, gerçeklik değerlendirmesinde ve avukatla kurduğu ilişkide hukuki temsil bakımından önem taşıyan işaretleri gözlemlemesi gerekir. Psikiyatrik tanı, hak arama faaliyetini değersizleştiren bir damga olarak görülmemeli; aksine savunma ilişkisinin daha dikkatli, kayıtlı, somut ve insanî biçimde kurulmasını gerektiren bir veri olarak değerlendirilmelidir. Bu bağlamda makale, “zor müvekkil” ile psikiyatrik kırılganlık arasındaki ayrımı; anlatı testi, gerçeklik testi ve karar kapasitesi testi üzerinden ele almakta; gerçek mağduriyet ile psikiyatrik anlatının birbirine karıştığı durumlarda avukatın hukuki çekirdeği nasıl ayıklaması gerektiğini tartışmaktadır. Ayrıca ceza yargılamasında psikiyatrik durumun ceza sorumluluğu, savunma kapasitesi ve adli psikiyatri değerlendirmesi bakımından taşıdığı önem vurgulanmaktadır. Makalenin temel sonucu şudur: Avukat, tanı koymadan gözlemlemeli; müvekkili damgalamadan somutlaştırmalı; onun acısını ciddiye alırken dosyaya yalnızca hukuken taşınabilir çekirdeği koymalıdır.
Giriş: Tanı Değil, Savunma İlişkisi
Avukatlık pratiğinde bazı müvekkiller yalnızca hukuki sorunlarıyla gelmezler. Beraberlerinde ağır bir öfke, derin bir güvensizlik, dağılmış bir anlatı, yoğun bir mağduriyet duygusu, psikiyatrik tedavi geçmişi veya ruhsal kırılganlık da getirirler. Bu durum, avukat bakımından basit bir “zor müvekkil” meselesi değildir. Çünkü burada aynı anda birkaç alan kesişir: savunma hakkı, insan onuru, mesleki etik, hukuki gerçeklik testi, psikiyatrik kırılganlık ve avukatın kendi mesleki sınırları.
Psikiyatrik tanı almış bir kişiyle çalışırken avukatın ilk yanılgısı, müvekkilin bütün anlatısını tanısına indirgemektir. “Bu kişi zaten psikiyatrik hasta, o halde anlattıkları güvenilir değildir” yaklaşımı, savunma hakkı bakımından son derece tehlikelidir. Çünkü psikiyatrik tanı almış olmak, kişinin mutlaka gerçek dışı konuştuğu, hukuki taleplerinin dayanaksız olduğu veya uğradığı haksızlığı ifade edemeyeceği anlamına gelmez.
İkinci yanılgı ise bunun tam tersidir: Müvekkilin anlattığı her şeyi, hiçbir hukuki süzgeçten geçirmeden olduğu gibi dosyaya taşımak. Bu da başka bir tehlikedir. Çünkü bazı müvekkiller gerçekten ağır bir haksızlık yaşamış olabilir; fakat bu haksızlığı anlatma biçimi psikolojik olarak dağılmış, abartılı, komplocu, öfkeli veya tutarsız hale gelmiş olabilir. Avukatın görevi bu anlatıyı ne küçümsemek ne de bütünüyle sahiplenmektir. Avukatın görevi, anlatının içindeki hukuki çekirdeği bulmaktır.
Bu yazının temel tezi şudur: Avukat psikiyatrik tanı koymaz; fakat savunma ilişkisini etkileyen işaretleri gözlemlemek, müvekkili damgalamadan anlatının hukuki çekirdeğini somutlaştırmak ve gerektiğinde uzman değerlendirmesini sürece dahil etmek zorundadır.
I. Avukat Hekim Değildir; Fakat Gözlemci Olmak Zorundadır
Avukatın görevi psikiyatrik teşhis koymak değildir. Avukat, müvekkiline “paranoid”, “bipolar”, “kişilik bozukluğu var”, “hezeyan içinde” gibi etiketler yapıştıramaz. Bu hem mesleki sınırın aşılmasıdır hem de müvekkilin onurunu zedeleyebilir. Fakat avukatın teşhis koymaması, hiçbir gözlem yapmayacağı anlamına gelmez. Aksine, avukat savunma ilişkisini sağlıklı kurabilmek için bazı işaretleri dikkatle izlemelidir.
Müvekkil olayları zaman, kişi, yer ve sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatabiliyor mu? Aynı olay her görüşmede bütünüyle değişiyor mu? Avukata güvenebiliyor mu? Avukatı kısa süre içinde “tek kurtarıcı” veya “ihanet eden kişi” konumuna yerleştiriyor mu? Hukuki talep ile kişisel öfke birbirine karışmış mı? Delile dayalı iddia ile kuşku, sezgi ve komplo anlatısı ayrışabiliyor mu?
Bu sorular teşhis koymak için değil, savunma ilişkisini yönetmek için önemlidir. Çünkü avukatın mesleki sorumluluğu, müvekkilin anlattığı her şeyi psikolojik bir metin olarak değil, hukuki bir dosya malzemesi olarak değerlendirmektir. Olayın hangi kısmı ispatlanabilir? Hangi kısmı tanıkla desteklenebilir? Hangi kısmı belgeye bağlanabilir? Hangi kısmı yalnızca müvekkilin öznel yorumu olarak kalmaktadır? Hangi iddia hukuken sonuç doğurabilir? Hangi iddia dosyayı dağıtma riski taşır?
Bu ayrım yapılmadığında savunma iki uçtan birine savrulur: Ya müvekkil tanısı nedeniyle baştan değersizleştirilir ya da müvekkilin dağınık anlatısı dosyanın merkezine yerleştirilerek hukuki strateji zayıflatılır.
II. Zor Müvekkil ile Psikiyatrik Kırılganlık Arasındaki Fark
Her ısrarcı, kuşkucu, öfkeli veya çok konuşan müvekkil psikiyatrik vaka değildir. Hukuk pratiği doğası gereği kriz alanıdır. Müvekkil çoğu zaman avukata hayatının en gergin dönemlerinden birinde gelir. Boşanma, tutuklama, ceza soruşturması, miras kavgası, işten çıkarılma, aile içi şiddet, haksız suçlama veya malvarlığı kaybı gibi olaylar kişiyi duygusal olarak sarsabilir.
Bu nedenle avukat ilk aşamada aceleci davranmamalıdır. Müvekkilin öfkeli olması, ağlaması, tekrar tekrar aynı olayı anlatması, karşı tarafa güvenmemesi veya adalet sistemine öfke duyması tek başına psikiyatrik kırılganlık göstergesi değildir. Bazen bu tepkiler, yaşanan haksızlığın doğal sonucudur.
Ancak bazı durumlarda anlatı sıradan öfke veya kaygı sınırını aşar. Müvekkil olayları kronolojik olarak kuramıyorsa, her görüşmede temel anlatı değişiyorsa, delil yerine yalnızca sezgi ve komplo anlatısı sunuyorsa, herkesin kendisine karşı birleştiğini söylüyorsa, avukatı kısa sürede ya mutlak kurtarıcı ya da ihanet eden kişi olarak görüyorsa, hukuken imkânsız taleplerde ısrar ediyorsa, burada avukatın dikkatini artırması gerekir.
Buradaki mesele “bu kişi hasta mı?” sorusu değildir. Daha doğru soru şudur: Bu müvekkille olağan vekâlet ilişkisi yeterli olacak mı, yoksa özel dikkat, yazılı teyit, uzman değerlendirmesi veya daha sınırlı bir stratejik çalışma mı gerekecek?
III. Psikiyatrik Tanı, Hak Arama Faaliyetini Değersizleştirmez
Hukuk pratiğinde çok sinsi bir eğilim vardır: Psikiyatrik geçmişi olan kişinin şikâyeti, talebi veya savunması çoğu zaman sessizce değersizleştirilir. Kollukta, savcılıkta, mahkemede, hatta bazen avukatlık görüşmesinde bile “bu kişi zaten sorunlu” şeklinde görünmez bir kanaat oluşabilir.
Oysa bu yaklaşım, hak arama özgürlüğü bakımından ciddi bir risktir. Psikiyatrik tanı almış bir kişi de haksızlığa uğrayabilir. Dolandırılabilir, tehdit edilebilir, darp edilebilir, mirastan dışlanabilir, aile içinde kötü muamele görebilir, işyerinde mobbinge uğrayabilir, kolluk veya yargı süreçlerinde örselenebilir. Hatta kimi zaman ruhsal kırılganlığı, onu haksızlıklara karşı daha korunmasız hale getirir. Bu nedenle avukatın temel ilkesi şu olmalıdır: Psikiyatrik tanı, hak arama faaliyetini lekeleyen bir unsur değildir; yalnızca avukatın daha dikkatli, daha kayıtlı, daha sabırlı ve daha sınırları belirgin çalışmasını gerektiren bir veridir.
Burada “damgalanma” tehlikesi özellikle önemlidir. Müvekkilin psikiyatrik tanısı, onun her sözünü şüpheli hale getiren bir damgaya dönüşmemelidir. Hukuk, kişinin ruhsal kırılganlığını ona karşı kullanılan bir değersizleştirme aracına dönüştürdüğü anda, adalet fikrinden uzaklaşır. Fakat bunun karşısında başka bir dikkat de gereklidir. Avukat, müvekkilin psikiyatrik kırılganlığını hiç yokmuş gibi de davranamaz. Çünkü bazı durumlarda müvekkilin karar alma kapasitesi, olayları değerlendirme biçimi, risk algısı, karşı tarafa ilişkin kanaatleri veya avukattan beklentileri sağlıklı bir savunma ilişkisini zorlayabilir. Burada mesele müvekkili dışlamak değil, savunma hakkını daha güvenli bir zeminde kurmaktır.
IV. Üçlü Ayırt Etme Ölçütü: Anlatı, Gerçeklik, Karar Kapasitesi
Avukatın psikiyatrik kırılganlığı ayırt etmesinde pratik bir üçlü ölçüt kullanılabilir: anlatı testi, gerçeklik testi ve karar kapasitesi testi.
Anlatı testi, müvekkilin olayı hukuki olarak işlenebilir biçimde anlatıp anlatamadığıyla ilgilidir. Avukat için temel sorular basittir: Ne oldu? Ne zaman oldu? Kim yaptı? Nerede oldu? Hangi delil var? Kim gördü? Hangi belge mevcut? Daha önce nereye başvuruldu?
Müvekkil bu sorulara dağınık ama zamanla toparlanabilir cevaplar veriyorsa, bu olağan bir kriz anlatısı olabilir. Fakat her cevap başka bir komplo anlatısına, eski husumetlere, ilgisiz kişilere, delilsiz kesin hükümlere ve sürekli genişleyen bir düşman listesine dönüşüyorsa, anlatının psikiyatrik yükü artmış olabilir. Burada avukatın yapacağı şey müvekkili susturmak değildir. Avukat, anlatıyı hukuki forma sokmalıdır. Uzun, dağınık ve duygusal anlatının içinden delillendirilebilir, dava konusu yapılabilir ve hukuki sonuç doğurabilir........