Kentsel Dönüşümün Değişmeyen Gerçeği; Mülkiyet Hakkı ve Sebepsiz Zenginleşme |
Türkiye genelinde yaklaşık 6 milyon konutun riskli, bunların 2 milyonunun ise acilen dönüşmesi gerektiği bilinmektedir. Özellikle İstanbul’da 1,5 milyon riskli konutun 600 bini derhâl dönüştürülmesi gereken yapılar arasında yer almaktadır. Bu tablo, kentsel dönüşümün artık sadece şehircilik meselesi değil, doğrudan can güvenliği ve toplumsal bekâ sorunu hâline geldiğini göstermektedir.
Ne var ki uygulamada ortaya çıkan tablo, vatandaşları kimi zaman can kaybı riski ile hak kaybı riski arasında sıkışmış bir konuma itmektedir. Bir tarafta Anayasal güvence altındaki mülkiyet hakkı, diğer tarafta yine Anayasa’nın koruduğu yaşam hakkı bulunmaktadır. Kirazlıtepe, Tozkoparan, Fikirtepe, Elmalı Kent, Hekimbaşı gibi birçok bölgede mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönündeki tartışmalar, bu ikilemin somut yansımasıdır.
6306 sayılı Kanun’un amacı, risk altındaki yapı stoğunu hızla yenilemektir. Ancak bu amaç gerçekleştirilirken, mülkiyet hakkı hiçbir şekilde ölçüsüz biçimde sınırlandırılmamalıdır.
- Anayasa m. 35; Mülkiyet hakkı dokunulmazdır.
- AİHS Ek Protokol 1. madde; Devlet, mülkiyet hakkını “adil bir denge” içinde korumakla yükümlüdür.
- TBK m. 77–82; Haklı bir sebep olmaksızın zenginleşen, bu zenginleşmeyi iade etmek zorundadır.
Dolayısıyla, kentsel dönüşümün amacı mülkiyet hakkını ortadan kaldırmak değil, onu daha güvenli ve yaşanabilir bir çerçevede yeniden tesis etmektir.
6306 sayılı Kanun’un uygulanmasında, daha ilk aşama olan kat malikleri toplantılarında dahi önemli usul sorunları ortaya çıkmaktadır. Yönetmeliğin 2012’deki ilk hâlinde:
- Toplantı çağrısının noter aracılığıyla yapılması,
- Toplantıyla karar alınması, şartları mevcuttu.
Zaman içinde:
- Noter şartı kaldırıldı,
- Akabinde toplantı şartı kaldırıldı,
- Daha sonra “kaldırılması” ibaresi de metinden çıkarıldı.
Gelinen noktada hiçbir toplantıya gerek olmaksızın, salt çoğunluk olan 50 1 ile dönüşüm kararları alınabilmekte, uzlaşmayan maliklerin payları satılabilmekte, ardından uyuşmazlıklar kaçınılmaz şekilde dava süreçlerine taşınmaktadır. Verilen yürütmeyi durdurma kararları sebebiyle projeler yıllarca başlayamamakta; karar verilmeyen dosyalarda ise ciddi gecikmeler yaşanmaktadır.