menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dijital alemde avare gezmenin incelikleri: Siber-flanörlük

23 0
16.02.2026

Boş boş ekranı kaydırmak ile dijital labirentlerin koridorlarına bilinçli bir farkındalıkla dalmak arasında ince ama derin bir ayrım var. ‘Siber flanör’ kavramı, tam da bu noktada internette geçirilen zamanla ilgili o kadim suçluluk duygusunu rafa kaldırma ihtimalini barındırıyor.

On dokuzuncu yüzyılda sokaklarda, pasajlarda avare avare gezip, hayranlıkla veya merakla etrafı izleyip, bunu düşünsel bir uğraş olarak sürdürme işi, Fransız entelektüel camiasında flanörlük adıyla popüler olmuştu. Bu uğraşa zaman ve kaynak ayırabilecek olan elit (ve muhakkak erkek!) bir kesimin bundan keyif alması, kent gezgini kavramını literatüre sokmuştu. Walter Benjamin, “Pasajlar” yapıtında bu figürü modernitenin merkezine yerleştirerek, onu kalabalıklar içinde gizlenen dikkatli bir gözlemci olarak betimledi. Flanör sadece aylak bir gezgin değil; modern hayatın dayattığı hıza direnerek etrafındaki kaosu estetik bir bütünlüğe kavuşturan aktif bir özneydi.

“İnternette dolaşmak” tabiri icat olunduğunda, birileri bunu flanörlüğe bağlamakta gecikmedi. Henüz 1998’de Steven Goldate, internetin o dönemki keşfedilmemiş ve kaotik yapısına atıfta bulunarak siber-flanör (cyberflaneur) kavramını ortaya atmıştı. O yıllarda web sayfaları arasında dolaşmak veya sohbet odalarının derinliklerine dalmak, tıpkı 19. yüzyıl flanörlüğü gibi belirli bir teknik erişim ayrıcalığı gerektiriyordu. Ancak bu durum hızla değişti. 2010’lara gelindiğinde internette gezinmek, belirli adreslere uğramaktan fazlası haline geldi; sosyal medya kullanımı yaygınlaştı ve dijital nüfusun profili tamamen değişti.

Nihayet Evgeny Morozov, 2012’de yayımlanan makalesi ile “Siber Flanörün Ölümünü” ilan etti. Morozov’a göre o eski romantik rüzgâr çoktan dinmişti. İnternet artık aylak aylak gezilecek gizemli bir arka sokak olmaktan çıkıp, iş bitirilecek dev bir ofise dönüşmüştü. Google’ın her soruya anında yanıt vermesi ve uygulamaların sunduğu konfor, o eski usul rastlantısal keşiflerin tadını kaçırıyordu. Morozov’un penceresinden bakıldığında, artık kalabalıkların arasında saklanan gizemli gözlemciler değil; algoritmaların çizdiği rotada yürüyen ve üzerine asılmış görünmez tabelalarla sürekli bir şeylerin reklamını yapan "sandviç adamlara" dönüşmüştük.

Hızlıca hatırlamakta fayda var; bütün bunlar Instagram’ın henüz yeni yeni hayatımıza girdiği 2012 yılında öngörülmüştü.

“Dans eden hayvanlarız!”

Modernite ve onun dijital uzantısı olan algoritmik düzen, hareketi genellikle verimlilik ve hız parantezine hapseder. Oysa insan, sadece sonuç odaklı çalışan bir makine değildir. Kurt Vonnegut, insan olmanın özünü, bilgisayarların soğuk verimliliğinin karşısına koyduğu "amaçsızca oyalanma" (farting around) eylemiyle açıklamıştı ve “Bizler dans eden hayvanlarız” demişti. Yani niyet bir yere varmak olmadığında bile, sırf keyif almak için ritme kulak vermek insanın doğasında var.

Modern nörobilim de bu oyalanma........

© HTHayat