Ya Şehr-i Ramazan

“Hayatın hızlı temposuna kısa bir mola verip, irademizi ve sabrımızı yeniden kuşandığımız o kutlu zaman dilimine, bir Ramazan’a daha ulaştık. Yarın başlayacak olan bu manevi yolculukta; tuttuğumuz oruçların nefsimize, verdiğimiz sadakaların kardeşliğimize şifa olmasını diliyorum. Niyetlerimizin halis, dualarımızın kabul olduğu bir ay geçirmek dileğiyle...”

Bir zamanlar Ramazan, sadece bir takvim yaprağı değil, mahallemize konuk gelen bereketli bir misafir gibi karşılanırdı. Gelişi önceden hissedilir, evler toparlanır, kalpler yavaşlardı. Sokakların ritmi düşer, sesler bile daha dikkatli çıkardı. Şimdilerde ise modern hayatın telaşı, o eski huzurlu iklimi gölgeliyor. Sokak aralarında yankılanan çocuk sesleri, yerini akıllı telefonların bildirim seslerine bıraktı. Eskiden Ramazan, “paylaşmak” demekti; bugün ise daha çok “göstermek” haline geldi.

O günlerde Ramazan, evin içinden çok kapının eşiğinde yaşanırdı. Kim kiminle iftar edecek diye günler öncesinden plan yapılmazdı. Komşular birbirini sessizce gözetir, yalnız olan fark edilirdi. Bir tabak yemek, bir tas çorba, bazen sadece “bizde yer var” cümlesi yeterdi. Komşuyu iftara çağırmak bir nezaket değil, neredeyse bir sorumluluktu.

Bugün aynı apartmanda yıllarca yaşayıp iftarı hiç paylaşmadığımız insanlar var.

Bu da Ramazan’ın değil, bizim değiştiğimizin göstergesi.

Eskiden Ramazan topu atılmadan saniyeler önce bütün mahallede derin bir sessizlik olurdu. Elinde ekmekle bekleyen babalar, balkonlarda sofrayı kurmuş anneler ve sokağın başında kulağı gökyüzünde olan çocuklar… O patlama sesi sadece orucu açmak için bir işaret değil, aynı zamanda koca bir şehrin aynı duyguyla birleştiği bir “an”dı.

İftar bekleyişinin kendine has ritüelleri vardı. Ağzında sigara, elinde çakmakla topun atılmasını bekleyenler olurdu. Çakmak çakılır ama ateş yakılmazdı; o ateş, topa saygıdan tutulurdu. Bazıları........

© Hedef Halk