KADER Kader kendi TERCİHLERİNİZDİR.

Yani insanın kendi tercihi, kaderine attığı imzadır. Kader; çadırındaki kilim gibidir. “İpliğini Ulu Tanrı verir, sen dokursun.” diyor Kızılderili Bilge. Ve “Kaderle pençeleşmek kahramanlıktır.” diye tamamlar Ahmet Hamdi Tanpınar.

Kader, niçin yaratıldığının bilincidir. Deniz balıkların neresindedir? Yanında, önünde, arkasında, üstünde, altında… Allah’ın öncesi sonrası yok, zaman ve mekandan münezzeh, her an her yerde var. Kaderin de önceden tayini diye bir şey yok, olan neyse odur. Kasapların tartışmasında koyunların taraf olması, koyunların kaderini değiştirmez. Maalesef kaygıların kaşındığı, mağduriyetler ve istismarların kutsandığı ve din ile dizginlenen toplumlarda kula kulluk kaderdir.

“Ruh (ömrün macerası) ancak aklın ışığındaki düşünce ile ‘kaderin imparatorluğundan’ kurtulabilir” diyor Bertrand RUSSELL. Demek ki aklın ışığının/nurunun (fizik ilimleri, vicdanı aydınlatan ve metafizik ilimleri ortaya koyan bir eğitim) olmaması, yani "aklın yok sayılmasıyla düşüncelerin kıyıda köşede kalması” duruma göre kaderdir.

Kader ilahi bir kavram olunca süreçte Emevi startı “siyaset & din” dayanışmasıyla Müslümanlarca tarafından bu kavram yozlaştırılmıştır. Tevekkülü kavramadan kadere sığınanlar ne der bilemem ama tevekkül her türlü tedbiri aldıktan sonra sonucu Allah’a emanet etmektir. Şüphesiz Tanrı bilinci olan herkes değişmez kadere iman eder. Lakin tevekkül tembelliğe açılan bir kapı değildir. Önce tedbir, sonra tevekkül. İman eden önce tedbirini alacak, iradesini aşanı rabbine teslim edecek. Kader, sorumsuzluğa uydurulacak kılıf da değildir.

Allah’ın hükmüne göre KADER, tabiat kanunlarıdır. Din dilinde ise adı sünnetullahtır. Maturidi kelamında bir külli irade vardır bir de cüzi irade. - Allah’ın kanunları külli i

radesidir. - Size verilen özgürlük te (Kendi ellerinizle yaptığınız musibetlerde) kul’un cüzi iradesidir. Yani Allah’ın tavrı, tarzı ve varlığa egemen kıldığı ilkeler… Bunlar asla değişmez. İşte Kader budur. Bu yasalar; Allah’ın ve tabiatın yasaları, evrene konulmuş kanunlardır.

* Yer çekimi yasası… (Dünyanın kütle çekimi. Uçaktan atlarsanız yere düşersiniz, uçamayız. Denize düştüğün zaman suyun kaldırma kuvveti seni kaldırır.)

* Üreme yasaları… (Erkekte sperm, kadında yumurtanın buluşması…)

* Değişim yasası… (Tabiat değişim ve dönüşüm üzeredir. Yaradılışta tekrar yoktur. Yağan yağmurun hiçbir tanesi eşit değildir. Yani evren sürekli oluştadır.)

* Ölümün yasaları… (Ecel ‘6 dakikalık havasızlık- 12 günlük susuzluk- 60 günlük açlık’ ile…)

* Yaşamın yasaları… (Buluğ yaşı biyolojiktir. Rüşt yaşı sosyolojiktir. İdrak- şuur- sorumluluk- yeterlilik gibi… “Mesela ikmal etmeden evlilik yasaktır. Yoksa aileler çöker.)

* Rızık yasaları… (Gökten yağmur yağar, yerden/topraktan ekilen biter.)

Hulasa Kuran’daki ‘kadere iman’ evrenin bu değişmez kurallarıdır. Muazzez Kuran “hesabınızı kitabınızı bu değişmez tabiat kurallarına göre yapın” diyor.

Kader konusundaki bu sapkın algı (yukarıda değindiğimiz üzere) Emevilerden geliyor. Emevilere nereden geliyor? İslam’dan önceki cahiliye Araplarından. Onlar “Bizim başımıza gelenler ezelden yazılmıştır” diyorlardı. Oysa Kuran’da böyle bir şey yok. Yasin suresinde “kaderiniz kendi elinizdedir” ve Şura suresinde “başınıza gelenler sizin kendi ellerinizle yaptıklarınızdandır” denir. Mesela bu manada İslam’ın anıt değerlerinden olan Hasan El Basri “Allah sizin muradınıza ve niyetinize göre yaratır. (Emevi despotlarını kastederek) İslam’ın düşmanları yalan söylüyor.” diyerek tarihe notunu düşmüştür. Ne yazık ki o günden bugüne her devirde şuurlu veya şuursuz bu Allah’ın düşmanları hep olmuştur. İşte bu kader algısı; Allah ile en sefil, iğrenç ve en aşağılık aldatma şeklidir. Evet yaratma O’nundur. O’ndan başka yaradan yoktur. Ancak siz neyi istiyorsanız ona göre yaratır. Cüzî irade talep eder, külli irade yaratır. Başka bir ifade ile siz istersiniz Allah da sizin isteğinizi takdir eder. Hükmeder, yaratır. KADER budur.

İSLAM’IN TAHRİF VE TAHRİBATININ MÜSEBBİPLERİ OLAN EMEVİLER; Kuran’ın ve Hz. Muhammed’in getirdiği değerleri, onun ölümünü müteakiben saltanatlarını kuvvetlendirmek uğruna maske olarak kullanmakla işe koyuldular ki bu bir zihniyettir. Öyle ki dini, saltanatı takviye edecek bir ideolojiye dönüştürdüler. Mesela dinin olmazsa olmazı olan “zulme karşı çıkmayı” esas kabul olmaktan çıkardılar. Yetmedi saray ve saltanat ulemasına “bunu kitaplara sokun” dediler! Acıdır, başardılar da.

PEKİ NELERDİ BUNLAR;

* “Yönetime, devleti yönetenlere karşı çıkılmaz onlar fâsık, zalim, ahlaksız olsalar da.” Halife veya devleti yönetenler, zalim de despot da hatta ahlaksız da olsalar azledilemezler!

* Zulmü ile maruf Haccac “Bana tahammül edin ki günahlarınızdan bir an önce kurtulasınız. Günahlarınıza kefaret olayım. Allah beni size takdir etti, sakın isyan etmeyin” diyordu. Yani düpedüz Kuran’ın ‘Ulul emre itaat’ kavramının tahrifiydi bu. Zira Kuran Ulu’l emre itaat derken “sizin seçtiğiniz Ulu’l emre” der. Şimdi sormak lazım? Yezid’i kim seçti ya da Emevi halifelerinin hangisini ümmeti Muhammet seçti?

* Emevi İslam’ı, Kuran’ın mesajlarını Emevi saltanatını destekleyen ideolojik söylemlere çevirdiler. Fıkhı tahrip ettiler. Mesela camileri beyin yıkama merkez ve mekanlarına dönüştürdüler.

* Büyük sahabeler ’den birçoğu Emevilerin camilerinde namaz kılmıyordu artık. Peygamberin bize öğrettiği namazı, değiştirdikleri ve bir cemaat ihdas ettikleri gerekçesi ile Enes Bin Malik bunlardan biriydi. (En son ölen sahabe olduğu söylenir! Çünkü çocukluğunda Peygamberle beraber olmuştu.) Yani “cami ve mescidin, peygamberden Emevilere kadar geçirdiği macerayı” iyi incelemek lazım!

* Emevi sürekli camileri ve cami yapmayı teşvik etti! Sayısını artırdı ve insanların oralarda uzun süre kalmalarını sağladı. Yetmedi fıkha soktu. Niçin? Çünkü orada kitlenin beynini yıkıyordu! Camileri adeta beyin yıkama merkezleri olarak kullandı.

* Namazı o kadar abarttılar ki Yezit Kerbelaya rağmen camiye gelince; sadece “bakın ama o da camiye geliyor” dedirtmek için. İşte “dinde bir direk aranacaksa ‘emirolunduğu gibi’ dosdoğru ve dürüst olun.” (Hud- 112) ve “adaleti ayağa dikin.” (Hadid- 25)”” Rağmen “Namaz dinin direğidir ’in” kökü ve kökeni budur! Sırf örtmek ve yaftalamak maksatlıdır.

* Yine ulemadan bir Türk, Muhammet SERAHSİ diyor ki “Sahabe nesli camilere gitmiyor, hutbeleri dinlememek için terk ediyorlardı. Çünkü Emevilerin o camilere koydukları imamlar ve hatipler (dini konuşma adı altında) İslam’a asla uymayan bühtanlar ediyorlardı. Sahabe nesli bunlara isyan etse, başı belaya giriyordu.”

* Bir yönetim düşünün ki sokaklara devriyeler salınıyor, yakaladıklarına “Ali’ye lanet ediyor musun, etmiyor musun?” diye soru soruluyor, aldıkları cevaba göre ödül ya da ceza uygulanıyordu. Zaten camilerde sürekli olarak Hz. Ali’ye lanet okutuldu ve bunu yine bir Emevi olan Ömer Bin Abdülaziz kaldırdı. Ama onu da (Hz. Ali’ye hakareti kaldırttığı için) sünnete muhalefetle suçladılar…

* Kolay mıydı “Kerbela’da ölmek, peygamber torunu Hüseyin’in kaderiydi. Yezit’ in ne suçu var?” demek ve dediklerine inandırmak. Kendilerini aklama uğruna, tam da böyle demişti Emeviler. * Ha “Allah'ın doyuracağı yoksulları biz mi doyuracağız” diyorlardı. Oysa bunları Yasin- 47 kafir olarak niteler. (O zaman günümüz itibariyle kafir kavramını nasıl ele anlamalıyız?)

* Bizzat Yezit, zulmettiklerine “kader ağlarını örmüştü. Allah istediği için biz buradayız” diyordu. Hz. Hüseyin’i katlettikten sonra da Allah yaptırdı” demişti. (Şimdi bu sapkın kader kavramında 21. Asırda ısrar edenler, öncekilerini aratmıyor mu sizce?)

* Hülasa Emevi İslam’ı Kuran’ın getirdiği dini ve değerleri, tersyüz ederek saltanatı takviye edecek bir ideolojiye dönüştürdüler. Mesela dinin olmazsa olmazı olan zulme karşı çıkmayı, esas kabul olmaktan çıkardılar ve ulemaya da bunları kitaplara sokun dediler!

DİNDE KIRILMA NOKTASI DA BU OLDU…

Cafer-i Sadık’ın ifadesine göre Emevilerin İslam’a yaptığı en büyük kötülük, tevhidin anlatılmasının teşvik edilmesinin yanında, şirkin anlatılmasını engellemeleridir. Yani siz her şeyi zıtlık prensibi ile getiren bir kitabın dinini anlatırken tevhidi anlatıp şirki anlatmazsanız tevhidi de kimse anlamaz. Nitekim bugün de kimse anlamıyor. Onun için tevhidi sağlayacağım diye durmadan cami yapılıyor ve cemaatle namaza zorlanıyor. İşte toplu namazdan sonra dışarı çıkılıyor, şirki tanımadığı için caminin avlusundaki türbeye yöneliyor (!) ki şirki de ancak kader ile örtebilirlerdi. Günümüze kadar tahribatın ve Allah’ın dininin yerine Emevi dininin ikame edilmesinin temeli de budur. İslam’ı yıkan temel mesele şu: ZULME DİRAYET YOK oldu.

Süreçte buna karşı çıkan dünyanın en büyük hukuk adamlarından İmam-ı Azam, tam da bu noktada “ilmi, malı ve gayretiyle” karşı çıkmanın bedelini canı ile ödedi. Ondan önce de Emevileri tahtından edip Abbasilerin iktidara gelmesini sağlayan ve Türk olduğu bilinen Ebu Müslim Horasani katledildi.

Katil zihniyet Arapçılık hastalığıdır. Abbasi gelir gelmez evvela Arapçılık uğruna Ebu Müslim Horasani’yi öldürttü. Sonra da ondan 13 yıl sonra fikri ve fiili gayretle Emevileri yıkan onun en büyük destekçisi olan İmam-ı Azam’ı öldürdü. Süreçte az da olsa Memun dönemi ama bütünüyle Arabik İslam hüküm sürdü.

Burada İmam-ı Azam dönemi, “Arapçılığa karşı akılcılığın öncülüğü” dönemi diye tanımlanabilir. Çünkü İmam-ı Azam hem Emevilere hem Abbasilere karşı çıkmıştı! Onu Emeviler işkenceler altında inlettiler. Abbasiler döneminde de 2. Halife Mansur eliyle zehirlenerek katlettiler. (Selçuklular ve Osmanlılardaki Arapçılık salgınını irdelemenize bırakalım.)

İşte Allah’ın dinini karartan bu karabuluttan yaklaşık iki asır sonra şafi hukukçu sosyolog ve siyaset bilimi uzmanı Muhammed İbn Habîb el MAVERDİ (972-1058 / El Ahkam-ı Sultaniyesi’nde) şu manidar sözüyle tarihe kayıt düşecekti: “Bir memleket, bir yönetim dinsizlik, imansızlık üzerine oturur, yürür, yaşar, kalkınır. Ama zulüm üzerine yaşamaz.”

Sonuç mu?

Kişi iradesi içinde yaptıklarından sorumludur. İradesi dışındakilerden değil. Yani sorumsuzluklarını Allah’a havale etmek, (amiyane tabirle) bir tür sıyırma metodudur. Emevilerden bu yana KADER; yöneticilerin kendi hatalarını örtbas etmek yahut da meşru olmayan yönetimleri meşrulaştırmak için dini araçsallaştırmak amacı ile kullandıkları bir enstrüman- aparattır. Bakın neredeyse 50 küsur İslam ülkesinin tüm yöneticileri tarafından kendi hata ve suçlarını yıkmak için kader, günah keçisine dönüşmüştür. Suçu Allah’a atan devlet adamlarından geçilmiyor. İslamiyet’te kadere iman yok, zulme isyan vardır. Bu ilahiyatçıların çoğu ne iş yapar bilmem ama Kuran Yunus- 99 ve Enam- 148’de “Kadercilik Arap putperestliğidir, işi Allah’a havale etmektir” diye tanımlıyor kaderciliği.

Biliyor musunuz an itibariyle de kader planı, kariyer planı ile karıştırılmış durumda. Son maden facialar zincirinde (Soma- Ermenek ve Amasra) sorumluluk adeta “eşyanın tabiatı, fıtrat olmadı kader” ile saklanmıştır. En son Amasra’da ilginç olan “yanında 3 din görevlisi olan” Sn. Adalet Bakanının maden şehitlerinin birinin mezarı başında Kuran okumasıydı. (Bakanının öncelikli görevi, ADALETİ işletmek olmamalı mıydı yoksa)

Yine bir an aklıma Merhum M. Akif’in MÜTEVEKKİL’İ geldi!

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!

Hüda'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüda;

Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete ha?

QOSHE - Kader - Saim Akçay
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Kader

2 1 8
31.10.2022

KADER Kader kendi TERCİHLERİNİZDİR.

Yani insanın kendi tercihi, kaderine attığı imzadır. Kader; çadırındaki kilim gibidir. “İpliğini Ulu Tanrı verir, sen dokursun.” diyor Kızılderili Bilge. Ve “Kaderle pençeleşmek kahramanlıktır.” diye tamamlar Ahmet Hamdi Tanpınar.

Kader, niçin yaratıldığının bilincidir. Deniz balıkların neresindedir? Yanında, önünde, arkasında, üstünde, altında… Allah’ın öncesi sonrası yok, zaman ve mekandan münezzeh, her an her yerde var. Kaderin de önceden tayini diye bir şey yok, olan neyse odur. Kasapların tartışmasında koyunların taraf olması, koyunların kaderini değiştirmez. Maalesef kaygıların kaşındığı, mağduriyetler ve istismarların kutsandığı ve din ile dizginlenen toplumlarda kula kulluk kaderdir.

“Ruh (ömrün macerası) ancak aklın ışığındaki düşünce ile ‘kaderin imparatorluğundan’ kurtulabilir” diyor Bertrand RUSSELL. Demek ki aklın ışığının/nurunun (fizik ilimleri, vicdanı aydınlatan ve metafizik ilimleri ortaya koyan bir eğitim) olmaması, yani "aklın yok sayılmasıyla düşüncelerin kıyıda köşede kalması” duruma göre kaderdir.

Kader ilahi bir kavram olunca süreçte Emevi startı “siyaset & din” dayanışmasıyla Müslümanlarca tarafından bu kavram yozlaştırılmıştır. Tevekkülü kavramadan kadere sığınanlar ne der bilemem ama tevekkül her türlü tedbiri aldıktan sonra sonucu Allah’a emanet etmektir. Şüphesiz Tanrı bilinci olan herkes değişmez kadere iman eder. Lakin tevekkül tembelliğe açılan bir kapı değildir. Önce tedbir, sonra tevekkül. İman eden önce tedbirini alacak, iradesini aşanı rabbine teslim edecek. Kader, sorumsuzluğa uydurulacak kılıf da değildir.

Allah’ın hükmüne göre KADER, tabiat kanunlarıdır. Din dilinde ise adı sünnetullahtır. Maturidi kelamında bir külli irade vardır bir de cüzi irade. - Allah’ın kanunları külli i

radesidir. - Size verilen özgürlük te (Kendi ellerinizle yaptığınız musibetlerde) kul’un cüzi iradesidir. Yani Allah’ın tavrı, tarzı ve varlığa egemen kıldığı ilkeler… Bunlar asla değişmez. İşte Kader budur. Bu yasalar; Allah’ın ve tabiatın yasaları, evrene konulmuş kanunlardır.

* Yer çekimi yasası… (Dünyanın kütle çekimi. Uçaktan atlarsanız yere düşersiniz, uçamayız. Denize düştüğün zaman suyun kaldırma kuvveti seni kaldırır.)

* Üreme yasaları… (Erkekte sperm, kadında yumurtanın buluşması…)

* Değişim yasası… (Tabiat değişim ve dönüşüm üzeredir. Yaradılışta tekrar yoktur. Yağan yağmurun hiçbir tanesi eşit değildir. Yani evren sürekli oluştadır.)

* Ölümün yasaları… (Ecel ‘6 dakikalık havasızlık- 12 günlük susuzluk- 60 günlük açlık’ ile…)

* Yaşamın yasaları… (Buluğ yaşı biyolojiktir. Rüşt yaşı sosyolojiktir. İdrak- şuur- sorumluluk- yeterlilik gibi… “Mesela ikmal etmeden evlilik yasaktır. Yoksa aileler çöker.)

* Rızık yasaları… (Gökten yağmur yağar, yerden/topraktan ekilen biter.)

Hulasa Kuran’daki ‘kadere iman’ evrenin bu değişmez kurallarıdır. Muazzez Kuran “hesabınızı kitabınızı bu değişmez tabiat kurallarına göre yapın” diyor.

Kader konusundaki bu sapkın algı (yukarıda değindiğimiz üzere) Emevilerden geliyor. Emevilere nereden geliyor? İslam’dan önceki cahiliye Araplarından. Onlar “Bizim başımıza gelenler ezelden yazılmıştır” diyorlardı. Oysa Kuran’da böyle bir şey yok. Yasin suresinde “kaderiniz kendi elinizdedir” ve Şura suresinde “başınıza gelenler sizin kendi ellerinizle yaptıklarınızdandır” denir. Mesela bu manada İslam’ın anıt değerlerinden olan Hasan El Basri “Allah sizin muradınıza ve niyetinize göre yaratır. (Emevi despotlarını kastederek) İslam’ın düşmanları yalan söylüyor.” diyerek tarihe notunu düşmüştür. Ne yazık ki o günden bugüne her devirde şuurlu veya şuursuz bu Allah’ın düşmanları hep olmuştur. İşte bu kader algısı; Allah ile en sefil, iğrenç ve en aşağılık aldatma şeklidir. Evet yaratma O’nundur. O’ndan başka yaradan yoktur.........

© HBRMA


Get it on Google Play