Akıl dendiği zaman, insanın idrak etme, düşünme, olup bitenleri, hayatı kavrama yeteneği gibi bugün biyolojide beyine atfedilen, özellikle beynin korteks (dış) tabakasının fonksiyonları olarak ifade edilen faaliyetler akla geliyor: Düşünme, hatırlama, algılama, anlamlandırma gibi fonksiyonlar… Kuran akla “emanet” diyor (Ahzab- 72): “Biz emaneti yerlere, göklere sunduk; onlar yüz çevirdiler, korktular bunu yüklenmekten ama insan onu yüklendi.”

Bu demek ki akıl, Yaradan’ın yarattıklarından en şereflisi olan insana bu vasfı kazandıran ve ‘onun düşünme işlemini yapan’ aygıt. Tanımlar muhtelif, akıl;

* İnsanı yaratılanlar içinde en şerefli kılan, illiyetten sorumlu, güç ve kuvvettir.

* İnsanın rasyonel yanının mümessilidir. Yine Kuran’a göre akıl, miyardır- denetleyicidir (Nur- 30). Bu kitap 700 küsur yerde düşünmeye vurgu yapar.

* Düşünme, anlama ve kavrama gücü/us gibi dedik ya. Bir bilge “düşünmek, keçi yollarında dolanmaktır” der. Uçurumlardan yuvarlanma tehlikesi şahikalara tırmanmaktan alıkoyar insanları. Bu yüzden düşünmekten korkarız.

Hele günümüzde beleş yaşamak varken. Onca bilen varken. (Ya da herkesin yerine bilenler varsa) Kuran’da “Kuran üzerinde derin derin düşünmezler mi!” diye ayetler var (Bakara- 219 ve 266; Ali İmran- 7 ve 191; Yunus- 24; Rad- 3; Nahl- 11, 44, 69; Sad- 29; Casiye 13). Derin derin düşünmek, akletmektir ve tabii ki akıl sahipleri içindir.

Evet AKIL insanın rasyonel yanının mümessili iken KALP insanın ruhsal- duygusal yanının temsilcisi ve insanda idrak merkezidir. Yani insanlığın bidayetinden beri kullandığı ortak bir idrak sisteminin adıdır kalp.

Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte o, kalptir.

* Shakepeare’de de okusan KALPTİR.

* Goethe’de de okusan KALPTİR.

* Mevlâna’da da okusan KALPTİR.

* Muallakat şiirlerinde de KALPTİR.

* Kutsal metinlerde de yine KALPTİR. Hülasa insanlığın bu ortak kavramına ve ortak ‘idrakine’ verilen addır. Tasavvufta bir KALP tanımı vardır; “İnsanı insan yapan algılama mekanizması” diye.

Mevlâna sisteminde kalp aynı zamanda aklın da menşeidir. Yani akıl, idrak adına insanoğlunun bütün nasiplerinin merkezidir ve onların ortak ifadesidir. Mesela maymunda zekâ vardır hatta ağacın dalındaki muzu, insandan daha ustalıkla alır ve yer. Ama kalbi yoktur onun. Kalp başka bir şeydir.

Tabiplerle- mistikler arası bir lügat ayrımı yaptığınız zaman birisi beyine atıfta bulunur ancak kalp deyince, beyin de onun içindedir. “Kalbim sızlıyor” dediğimiz zaman o sızıyı duyan beyindir. Kalp ile akraba olup, lugatın yeterli olmadığı “yürek” ve “gönül” gibi kavramlar da var. Her düşünür kendi epistemolojisine (bilgi felsefesine) göre tanımlıyor ama sonuç değişmiyor: Gönül/ kalp, aklın emrindedir.

İfade ettiğimiz üzere akıl, miyardır. Diğer akraba kavramlar olan; İMAN (güvenmek) önümüzü aydınlatan bir fenerdir. KURAN haritadır. DİNLER koordinatları belirler! VİCDAN pusula ancak AKIL komutandır ve sorgulama- irdeleme- itiraz- isyan buradan çıkar.

&

Tabi aklın da sınırı vardır ama aklın sınırlarını da yine akıl belirler. Kuran da anlayabildiğimiz ölçüde bize yardım eder. Buradan ne çıkıyor; “Kuran Allah’ın nihai düzeyi değildir! O günkü insan düzeyi esas alınarak indirilmiştir. Dolayısıyla kıyamete kadar insanlığın ulaşacağı irtifa gene Allah’ın nihai irtifası, düzeyi olmayacaktır! İnsan aklı ve cüzi iradesi de Kuran’ın nihai düzeyini kavramaktan acizdir! Demek ki Allah, ne kadar yüksek irtifada düşünürsen odur! Ancak, fukaralık insan algısındadır.” (Sıkıntı olgu ve algıda. Tam da bu noktada reform şart.)

Bu düzeydeki algıya, “Kuran’ın işaret parmağı gibi gösterdiği istikamete yönelmenin gereği, parmağa takılı kalmayıp gösterdiği adrese yönelmeyi, aklı hedeflediği ve ‘hayatın akışına paralel olarak olayların gelişmesine ve oluşmasına göre’ dalga atışı gibi refleksi” nasıl anlatılır? İlahi kitaplar genelde insanoğlunun muhayyilesine seslenmektedir. Onun alıştığı, bildiği kavram ve deyimlerle kozmik oluş ve akış betimlenmektedir. 7. Asırda Arapların bilinçaltındaki muhayyilesinde olan şeylere betimleme yapıyor. (O çağdan bu çağa / günümüze kapanan içtihat kapıları vesilesi ile zifiri karanlık devam ediyor.)

Bakın genelde Müslümanlar inançlarını akıl ile yan yana getirmezler. İmanlarını kaybedecekleri kanaati hakimdir. Oysa akıl ile inancı mezcetmezseniz insan olmaktan çıkarsınız. İslam dünyasının en büyük açmazı ve içine düştüğü kadim sıkıntı;

- Vahiy akıldan,

- Din felsefeden,

- İman bilgiden üstündür diyerek akıl, felsefe ve bilgiyi durdurmuş olmaktır. İşte bu Kuran’ı ve dini, dua dini ile ölü din olarak kabule sunmaktır.

Maturidi “Bilgisiz iman, akılsız bilgi elde edilemez” derken, (Felsefe yapıyor diye zındık ilan edilenlerden) İbni Rüşd “Akıl, dinden üstündür" der. Zira Yaradan “Bana ancak akıl yolu ile ulaşabilirsiniz” diyor.

Yani dinden aklı çeker alırsan o din şeytanın dinine döner. Akıl göz gibi, şeriat (yol) ışık gibidir. Dışarıdan ışık olmayınca gözün yararı yoktur. Göz de olmayınca ışığın yararı yoktur. Bundan dolayı yüce Allah “Allah’tan size ışık ve açık kitap gelmiştir” der, Maide- 15’te.

Allah “Bana ancak akıl yolu ile ulaşabilirsiniz” dediği için ve yol= din olunca iman etmek bu çerçevededir. Kişinin bu uğurda hasrettiği gayret, imanın gücünü belirler. Göz akla dayanmıyorsa sadece bakar. Güzel görmeyi akıldan öğrenir. (Ama adam 5 duyu organını sadece “dil”e indirgemiş, 7/24 konuşuyor! Bari hakikatleri konuşsa! Hakaret etmese hani!)

“İnsan zatı itibari ile cahil, kesb (kazanım) itibari ile âlimdir” der İbn Haldun. Akıl gibi bir cevheri taşıdığının farkında olmayanlar anlar mı dersiniz? Sanmam. Kökten öksüz ve mahrumuz. 10 asır önce yaşayan felsefecilerimizden sonra şimdilerde felsefenin dedikodusu var sadece. Tarihi, kültürü, muhtevası ve ontolojisi yok. Çünkü henüz aklın tanımı yok. Oysa akıl “Allah’ın ayetidir.”

Din ve Kuran olmadan da akıl vesilesiyle tabiat keşfedilerek yol bulunabilir. Burada din akla kolaylık olsun diyedir. Bakın Karmati- İsmaililerin, İhvan-ı safa’sında akıl, Allah’tır; Allah da akıl. Yani Kuran, bilimsel bir kitap değildir, BİLİNÇ kitabıdır. BİLİMİ ancak yarattıklarında aramak gerek. Zümer- 8-9’da “Bilmeyenler bilenlere sorsun” diyor ve AKLI adres gösteriyor.

Nuh ve Hicr Surelerinde, Allah’ın yarattıklarını bitki olarak topraktan, sudan yarattığı… ve ruhundan üflediğini (Bu canlılık vermektir) işaret ediyor. Bunun açılımını Kuran’da değil, ancak bilimle araştırarak bulmak mümkündür. Zira Kuran işaret parmağı gibidir. Parmağa değil, işaret istikametine bakmak lazım. Kuran, bilgi kaynağı değil, bilinç verir.

Maalesef İslam aleminde AKIL, fıkıh ve tasavvuf ile Müslümanların zihni felce uğramıştır. Fıkıh ve tasavvuf ile düşünce yasağı hükmünü ilan etmiş, robot insan türü oluşmuştur. Fıkıh, hadis ve tasavvuf kültürdür. Kültür ile dini birbirine karıştırmak, Allah ile kulu birbirine karıştırmaktır. Çünkü kültür insan ürünüdür, din ise Allah’ın vahyidir. Prof. Dr. Hüseyin Atay “Muhammet İkbal de bu manada gönlü (kalbi) akla tercih edenlerdendir” diyor.

Söz konusu İkbal olunca yanlış, güç kazanmış oluyor. Atay Hoca11. asırdan beri din deyince fıkıh anlaşıldı. Ortada ne din ne de akıl kaldı ve Kuran canlıların şeriatı olmaktan çıktı, ölülerin şerii oldu. Yani taş toprak Kuran’dan ne anlıyorsa bu yaşayan ölüler de o kadar anladı” diyor.

Bu manada Kuran’ın şu ayeti müthiştir “Yeryüzünde dolaşıyorlar mı ki kalpleri işletecek kulakları olsun” (Hac- 46). Akıl komutan! Burada aklı çalıştırmak için kalpleri aklın komutasına veriyor. İşte bu, aklın karşısında tasavvufun iflasıdır. & Ayrıca Yunus- 100 ayetinde “Aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırırım” diyor. (Yani Kuran birçok ayette akla sahip olmayı, insan olmanın en önemli vasfı olarak görüyor ancak o aklı potansiyel güç olarak yeterli görmeyip çalıştırmamızı istiyor. Aklı kullanmamızı, kullanım oranını istiyor. Yani "aklın intifa oranı" ile vuzuha kavuşturulduğuna bakmak, ölçü ile yönelmek lazım. Kutsal metinlere hermonotik ve semantik teşebbüsle müracaat edilmezse Kutsal metinlerde aradığınızı bulamazsınız.)

İrade kavramı tam da bu irtifa ve oranda saklıdır. (Ayrı bir boyut) Kuran’da İKRA kavramı da vuzuha kavuşmamıştır. Ali İmran- 190’da ikra / oku derken “Kainatın nizamını okumayı” kastediliyor. (Yani canlı- cansız tüm mahlukatta Allah’ın sıfatlarını görmek, birbirine benzemeyenlerin çeşidini görmek, bilmek, anlamak, çözmeye çalışmak. Aklı son sınırına kadar kullanarak insanları doğru yola çağırmak.)

Ayrıca Alak Suresindeki ikra= oku; insan için (Allah için) üretmek ve yaratmak anlamındadır. Okumak “çağrı”yı kapsar. Aklı son sınırına kadar kullanarak insanları dünya cennetine çağır anlamındadır. Peki anlamadan üretmek / yaratmak mümkün mü? Prof. Dr. Niyazi Kahveci “Bütün dinler aklı sınırlar. Ancak düşünme ile ‘aklın çapı’ genişler” diyor.

Fizik ve düşüncenin öncüsü Einstein ise “Akıl kullandıkça nimet olduğu anlaşılır ve ancak eğitilince faydalı olur. / Eğitim gerçeklerin öğretilmesi değil, düşünmek için aklın eğitilmesidir” der.

"Eğitmekten kasıt; gerçeklerin öğretilmesi değil, düşünmek için aklın eğitilmesidir!” (Kutsalımız da 700 küsur yerde akla vurgu yaparken akla sahip olmayı, insan olmanın en önemli vasfı olarak görür ancak, o aklı güç olarak yeterli görmez, çalıştırmamızı ister. Daha doğrusu bu bir hükümdür. Aklı kullanmamızı akıl potansiyelinden kullanma oranı en yüksek olanlardır. Matematiksel olarak istiyor.)

Değişik bir açıdan Prof. Dr. Hüseyin Atay bir ufuk çiziyor ki oldukça manidar ve katılmamak mümkün değil. Diyor ki, “izlenmesi gereken yol, aklı akılcıların seviyesine çıkarmak ona vermiş oldukları değeri vermektir. Aklın iki vazifesi vardır: Birincisi, anlamak. Aklın bir anlama aleti olduğunu anlamak. Akılcılar ve Lafızcılar ittifak etse de biri sadece ‘lafzından anladığı’ ile yetinir; diğeri ‘lafızla ne kastedildiğine akıl yürütüp muhakeme ederek varmaya çalışır’ (Örneğin ‘maşa sadece ateşi tutmak için ifade edilmiş olsa da aslında maşa her bir eylemde kullanılabilecek bir alettir’ gibi.)

- Lafızcılar (hadisçiler, mezhepçiler, mezhep takipçileri, müçtehitler, şeriatçılara biat edenler vs.) aklı sadece lugat olarak algılamakta kullananlardır.

- Akılcılar ise aklın ikinci görevinin hüküm vermek olduğuna inanırlar. Yani onlara göre bilinenden bilinmeyeni elde etmek (istidlal) ve tahlil etmektir aslolan. Akılcıları, Lafızcılardan ayrı kılan fark budur. Lafızcılar, Akılcıları ‘müstakilen hüküm vermekle’ tekfir etmişlerdir.

İmam Şafi de İmamı Azam gibi akılcılardan olup ‘akıl yürütenlerin’ ittifakı yoksa (istihsan) şeriat koymuş olurlar ki buradan ‘şeriat koyan Allahlık yapıyor’ anlamı çıkar. Oysa şeriat koymak Allah’a aittir. Anlamak ve kavramak; görünmeyen bir şeyi akılla öğrenmektir ki akıl, bu bilgiye düşünerek ulaşır.

Aklın iki görevi var demiştik: Anlamak ve düşünmek (tefekkür). Yani hem ne dediğini hem de ne demek istediğini çözmek. - Şu ayetler anlamak ile ilgilidir: ‘Neredeyse söz anlamayan bir ulus buldu.’ (Kehf-93) / ‘Bu ulusa ne oluyor ki hiçbir söz anlamıyorlar.’ (Nisa- 78) / ‘Ancak iki yüzlüler anlamaz.’ (Münafıkın- 7)

- Şu ayetler de düşünmek ile ilgilidir:

Düşününüz diye Allah ilkelerini size böyle açıklıyor.’ (Bakara- 266) / ‘Kendilerini iyice düşünmediler mi? Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri gerçekten ve belirli bir süre için ancak Allah yaratmıştır.’ (Rum- 8) / ‘Onlara gönderileni insanlara açıklaman için sana hatırlatıcıyı-Cebrail’i- gönderdik. Belki düşünürler.’ (Nahl- 44) / ‘Onlar, üstlerindeki göğü nasıl yapmışız ve süslemişiz bakmazlar mı?’ (Kaf- 6) / ‘Allah’ın acımasının ürünlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor.’ (Rum- 50) - Ayrıca aklı anlamak ve kavramakla ilgili çerçeveye alan birkaç manidar ayeti veriyor.

Mesela Bakara- 269’da ‘Kime bilgelik verilmişse ona çok iyilik verilmiştir’ deniyor. İbrahim- 52’de de ‘öz akıllıların tanımı’ yapılıyor. Yine Zümer- 18’de ‘sözleri çok iyi dinleyip en güzeline uyanlara sesleniyor. Taha- 54 ve 128 ayetlerinde ise ‘Bunlarda aklı olanlara dersler vardır’ deniyor ve nihayet Kuran, Kuranlığını aklın desteklemesinden almaktadır” diyor Atay Hoca. (İslam’ı yeniden anlama adlı kitabından.)

Bir boyut kazandırma adına tabloyu incelemekte fayda var:

Vicdansız akıl = Vahşettir. / Ezer. Akılsız vicdan = Aptaldır. / Aldatılır. Ahlaksız akıl = Madrabazdır. / Aldatır. Akılsız ahlak = Koyundur. / Ezilir. Akıl + vicdan = Uyarır.

Akıl + vicdan + basiret = Çözümler sunar. Akıl + vicdan + ahlâk = Meşru olan çözümü seçer. Akıl + vicdan + ahlâk + irade = Şuurdur. / Çözümü uygular. Şuur varsa idrak vardır; icra, fiil vardır.

Buna itibar etmeyenler, günün "hüküm veren (!) kerametleri ile maruf din adına kendilerine rol biçenlerdir." Vicdan mahreçli aklın hakimiyetine, düşünmeye, düşündürtmeye ve üretmeye vesile olsun.

NOT: Merhum Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e rahmet…

Prof. Dr. Hüseyin Atay’a… Prof. Dr. Saim Yeprem’e…

Prof. Dr. Niyazi Kahveci’ye şükranlarımla…

QOSHE - Akıl… - Saim Akçay
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Akıl…

3 0 5
17.10.2022

Akıl dendiği zaman, insanın idrak etme, düşünme, olup bitenleri, hayatı kavrama yeteneği gibi bugün biyolojide beyine atfedilen, özellikle beynin korteks (dış) tabakasının fonksiyonları olarak ifade edilen faaliyetler akla geliyor: Düşünme, hatırlama, algılama, anlamlandırma gibi fonksiyonlar… Kuran akla “emanet” diyor (Ahzab- 72): “Biz emaneti yerlere, göklere sunduk; onlar yüz çevirdiler, korktular bunu yüklenmekten ama insan onu yüklendi.”

Bu demek ki akıl, Yaradan’ın yarattıklarından en şereflisi olan insana bu vasfı kazandıran ve ‘onun düşünme işlemini yapan’ aygıt. Tanımlar muhtelif, akıl;

* İnsanı yaratılanlar içinde en şerefli kılan, illiyetten sorumlu, güç ve kuvvettir.

* İnsanın rasyonel yanının mümessilidir. Yine Kuran’a göre akıl, miyardır- denetleyicidir (Nur- 30). Bu kitap 700 küsur yerde düşünmeye vurgu yapar.

* Düşünme, anlama ve kavrama gücü/us gibi dedik ya. Bir bilge “düşünmek, keçi yollarında dolanmaktır” der. Uçurumlardan yuvarlanma tehlikesi şahikalara tırmanmaktan alıkoyar insanları. Bu yüzden düşünmekten korkarız.

Hele günümüzde beleş yaşamak varken. Onca bilen varken. (Ya da herkesin yerine bilenler varsa) Kuran’da “Kuran üzerinde derin derin düşünmezler mi!” diye ayetler var (Bakara- 219 ve 266; Ali İmran- 7 ve 191; Yunus- 24; Rad- 3; Nahl- 11, 44, 69; Sad- 29; Casiye 13). Derin derin düşünmek, akletmektir ve tabii ki akıl sahipleri içindir.

Evet AKIL insanın rasyonel yanının mümessili iken KALP insanın ruhsal- duygusal yanının temsilcisi ve insanda idrak merkezidir. Yani insanlığın bidayetinden beri kullandığı ortak bir idrak sisteminin adıdır kalp.

Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte o, kalptir.

* Shakepeare’de de okusan KALPTİR.

* Goethe’de de okusan KALPTİR.

* Mevlâna’da da okusan KALPTİR.

* Muallakat şiirlerinde de KALPTİR.

* Kutsal metinlerde de yine KALPTİR. Hülasa insanlığın bu ortak kavramına ve ortak ‘idrakine’ verilen addır. Tasavvufta bir KALP tanımı vardır; “İnsanı insan yapan algılama mekanizması” diye.

Mevlâna sisteminde kalp aynı zamanda aklın da menşeidir. Yani akıl, idrak adına insanoğlunun bütün nasiplerinin merkezidir ve onların ortak ifadesidir. Mesela maymunda zekâ vardır hatta ağacın dalındaki muzu, insandan daha ustalıkla alır ve yer. Ama kalbi yoktur onun. Kalp başka bir şeydir.

Tabiplerle- mistikler arası bir lügat ayrımı yaptığınız zaman birisi beyine atıfta bulunur ancak kalp deyince, beyin de onun içindedir. “Kalbim sızlıyor” dediğimiz zaman o sızıyı duyan beyindir. Kalp ile akraba olup, lugatın yeterli olmadığı “yürek” ve “gönül” gibi kavramlar da var. Her düşünür kendi epistemolojisine (bilgi felsefesine) göre tanımlıyor ama sonuç değişmiyor: Gönül/ kalp, aklın emrindedir.

İfade ettiğimiz üzere akıl, miyardır. Diğer akraba kavramlar olan; İMAN (güvenmek) önümüzü aydınlatan bir fenerdir. KURAN haritadır. DİNLER koordinatları belirler! VİCDAN pusula ancak AKIL komutandır ve sorgulama- irdeleme- itiraz- isyan buradan çıkar.

&

Tabi aklın da sınırı vardır ama aklın sınırlarını da yine akıl belirler. Kuran da anlayabildiğimiz ölçüde bize yardım eder. Buradan ne çıkıyor; “Kuran Allah’ın nihai düzeyi değildir! O günkü insan düzeyi esas alınarak indirilmiştir. Dolayısıyla kıyamete kadar insanlığın ulaşacağı irtifa gene Allah’ın nihai irtifası, düzeyi olmayacaktır! İnsan aklı ve cüzi iradesi de Kuran’ın nihai düzeyini kavramaktan acizdir! Demek ki Allah, ne kadar yüksek irtifada düşünürsen odur! Ancak, fukaralık insan algısındadır.” (Sıkıntı olgu ve algıda. Tam da bu noktada reform şart.)

Bu düzeydeki algıya, “Kuran’ın işaret parmağı gibi gösterdiği istikamete yönelmenin gereği, parmağa takılı kalmayıp gösterdiği adrese yönelmeyi, aklı hedeflediği ve ‘hayatın akışına paralel olarak olayların gelişmesine ve oluşmasına göre’ dalga atışı gibi refleksi” nasıl anlatılır? İlahi kitaplar genelde insanoğlunun muhayyilesine seslenmektedir. Onun alıştığı, bildiği kavram ve deyimlerle kozmik oluş ve akış betimlenmektedir. 7. Asırda Arapların bilinçaltındaki muhayyilesinde olan şeylere betimleme yapıyor. (O çağdan bu çağa / günümüze kapanan içtihat kapıları vesilesi ile zifiri karanlık devam ediyor.)

Bakın genelde Müslümanlar inançlarını akıl ile yan yana getirmezler. İmanlarını kaybedecekleri........

© HBRMA


Get it on Google Play