Ahlak ile ilgili birkaç söz:
Nurettin Topçu “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlakın işidir” der.


Ferit Edgü “Cahilde eksik olan akıl değildir (o kurnazdır), eksik olan ahlaktır” der.


Hz. Peygamber “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” der. Buradan hareketle sarsıcıdır Aliya (Doğu Batı Arasında İslam adlı kitabında) “Ahlaklı ateist olabilir ama ahlaklı ateizm olamaz” der. Yine “Ahlakı hayata geçirmek ise terbiyedir” der.


Frida Kahlo “Ahlak ve namus deyince sadece kadından konuşmaya başlayan herkes ahlaksız ve namussuzdur” derken ahlak şövalyeliği yapanları adeta şamarlar!

Büyük alleme Nietzsche "Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa bilin ki en büyük namussuz odur” der.


Hünkar Hacı Bektaş Veli “Müslümanlık namazsız olur ama AHLAKSIZ asla! “Dili- dini- rengi ne olursa olsun İYİLER İYİDİR” diyerek noktayı koyar.


Hiç düşündünüz mü “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen Hz. Peygamberin sözünü? Buna göre yüz bin küsur caminin boy attığı Türkiye, dünyanın refah ve ahlak cenneti olmalıydı sanırım. Oysa bunun tam tersi cami sayısı arttıkça huzur ve refahın ahlak paydası düşmektedir. Peki yanlış nerede? Olguda mı, algıda mı? Sunucuda mı, alıcıda mı? Yoksa sunulan şeyde mi? Nerede güzel ahlakın elçisi ve onun getirdiği din?


Nerede asırlardır ille din kaynaklı dayatılan ahlak? Demek ki insanlığa asırlardır din değil “din ambalajı” ile ahlaksızlık aşılanıyor ve sunuluyor. Demek ki sorun sunulanda ve sunanda. Dahası bu sunumun gidişatından memnun yığınlar var ki adeta ruhlarını davarlık sarmış en büyük kölelerde… Yani sorun, ahlaksızlardan ziyade ahlaksızları alkışlayan onursuzlarda… Sanırım en büyük handikabımız olan dini yaymakta kendilerini görevli görenlerde. Oysa Allah’ın yüklediği böyle bir misyon yok. Ne gam “dindarım, din adamıyım, din bizden sorulur” diyenlerimizden geçilmiyor ya! Şimdi bu tayfaya nasıl anlatılmalı Allah’ın dinin güzel ahlak olduğu? Nasıl anlatılmalı “Ahlaklı bir insanın, ‘Allah’ın en soylu eseri’ olduğu… Dinin kıyafeti olmadığını ahlakı olduğu…”


Eh, peygamberi “yüksek ahlakın” en büyük öncüsü değil de “bedevi kıyafetinin” sembolü olarak kutsayanların din algısını tartışmaya gerek var mı?


Sıkıntının kaynağı bu. Zira 1400 yıldır Müslüman aleme doğrularla paketlenmiş yanlışlar sunuluyor ve alıcılarda irdeleme gibi bir şuur yok. Peki nasıl yakalanacak “hakikatin karşısına batılın, doğruların karşısında eğriler değil de ‘sentetik eğrilerin’ çıkarılmaması hususu.” Evet, sözü dolandırmaya gerek yok; bizim de içinde olduğumuz coğrafyada hakikatlerin yerine ‘hakikatlerin en büyük düşmanı korsan hakikatler’ çıkarılıyor ve hakikatler böylece dumura uğruyor.


Hani “zavallılığı kahramanlıkla, yanlışları da doğrularla kefenleyip sunmak" şeytanın en sevdiği ve hoşlandığı sanattır ya! Bu nokta, şeytanın duruma el koyduğu noktadır.


Şeytanın kabiliyeti tartışılır mı?


Din ile siyaset arasındaki dayanışma ve benzeşmelerle yaşanan kara tabloya ve hala siyasette saçmalama seremonileri eşliğinde yaşananlara bakınca adeta şeytanın büyük bir paydaş olduğu görülüyor.


İlahiyatçı Prof. Dr. Niyazi Kahveci “Namaz kıldırma işi ile devlet, dünyevi başarısızlıklarını kamufle ediyor” derken kadim ıstırabın adını koyuyor. Peki ya diğerleri ne diyor?


“Bir eylemin ahlaki sayılabilmesi için hiçbir çıkar taşımaması gerekir” diyen Alman filozof Immenuel Kant, “Hayır severlik insanlığa borcumuzdur” diyor (Din ’in tanımıdır zira din= borçtur.) Mahatma Gandi “İhtiyaçtan fazla biriktiriyorsan hırsızlıktır” diyor (Necm ve Bakara surelerinden, dinin hükmüdür.)

Yine büyük alleme Nietzsche “Şimdiye dek insanlığı ahlaklı yapmak için başvurulan her çare, bütünüyle ahlak dışıydı” derken, Halil Cibran; “Dünyanın en zavallısı dindarın cahilidir. Bir dine sahip olmakla ahlaka ihtiyacı olmayacağını sanır.” sözü manidardır.



Tam da bu manada Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın DİN ve AHLAK hususunda muhteşem vurgusu, akıllara yapışmalı. “DİN aklı destekler, verdiği hükmü uygulamayanı cehennemle cezalandırır. AHLAK da aklın hükmünü yerine getirmesini emreder, uymayanı ise dünya hayatında ahlaksızlıkla niteleyerek insanlar arasındaki değerini ve şerefini düşürür” diyor.


Bu sınırlı veriler ahlakın evrensel, dinler üstü ve tüm dinleri kapsadığının ifadesidir ve sorun dinde/dinlerde değildir; sorun zalim dindarlarda ve zalim dindarların yarattığı onların en yakın akrabası cahil dindarlardadır.

Kuşatılmış coğrafyanın türetilmiş din tarlasında, klonlanmış Müslüman türlerin bereketi yaşanıyor. İşte bu berekettir, Müslüman ülkelerinde diktatörlerin hakimiyetinin beslendiği kaynak. Yani “uydurulmuş din ile uyuşturulmuş cahil dindarlar” öznedir.

Cehaleti reddeden peygamber kemalat ve liyakat istiyor. Zira KAMİLLER ittifakta, CAHİLLER itilaf ve kavgada, ZALİMLER çıkarda ve ihtirasta yarışır! İslam aleminin temel sorunu da budur! Siyasi otoriter zalimler, cahilleri kullanarak, sistemi tahkim etmeyi ve dini gramajla montajlamayı başarmışlardır. Coğrafya asırlardır ayır- buyur yöntemi ile ötekileştirerek, ayrıştırarak; ayrıştırdıklarını derinleştirerek, bu garabetin fevkaladeliğini yaşıyor.


Vicdansız akıl = Vahşet...
Akılsız vicdan = Aptal...
Ahlaksız akıl = Madrabaz...
Akılsız ahlak = Koyundur...
Ancak akıl + ahlâk + vicdan = şuurdur! Şuur var ise idrak vardır, icra vardır, fiil vardır.


Buna itibar etmeyenler, günün "hüküm veren kerametleri ile maruf şeyh- cemaat lideri- mübarek- efendilerine" müracaat edebilirler...


O kadar geniştir ki ahlak; faydasız fedakarlığı kıymetli kılan tek şeydir. Ne rasyonel ne de makuldür! (Yani “yangın çıkmış komşusunun evine dalarak, yanmış ölü çocuğu dışarı taşımak” gibi.) İstektir, hareket tarzı değildir. Niyette gizlidir. Aklın mahsulü değildir. Dinler üstüdür. Fıkha girmediği için Müslüman alem bu hale geldi. (Hoş fıkha girmiş olsaydı kim aralayacaktı o da ayrı bir konu.)

Tam da bunun açılımı şudur; ahlakın hukuku olmadığı için dinden ahlaksızlık üretildi. Hele Allah’ın dini yerine türetilmiş din ikame edilmişse, ki durum budur. Olgu ve algıdaki bu sapmanın sonucunda “din adına ahlak şövalyeleri/ahlakçılar” türedi. Oysa ahlak; eylemdir, haldir. Buradan çıkan sonuç ise şudur: "Ahlakın dini olmaz."

İlle de bizde!


Devletin yerini, başındakilerin kendilerini devlet gördüğü, partiler almış! Adı demokrasi. Sistem din- tarikat- cemaat- siyaset koalisyonu. Bakın cumhuriyetin yaşından çok “Milli Eğitim bakanı ve politikaları” değişmiş. Anlı şanlı siyasi partiler ve kolkola tarikat, cemaat, vakıf siyasi şeyh ve şıhlarımız var. Profesörlerimiz cehaleti talep ediyor. Köylerde okullar kapatılmış, köyler imamlara teslim edilmiş. İmamlar ise din ile bilimi dövüştürmekte ve rol model. İmamların rol modelleri ise ait oldukları masonik yapıların başındakiler. Gelinen durağa “liyakatte mülakat, aidiyette mükafat ve bizden mi değil mi” oturmuş.


Devletin kurum ve kurulları parti ve tarikatlara taksim edilmiş; rüşvet, kayırma, aşırma, üfürme, ortadan kaldırma ile ahlak bir tek fiile (apış arasına) indirgenmiş durumda. Ne acı ki sorumluları yine kural koyucularıdır. Güya ahlaki değerlerle donanmak eğitimin ana amacıydı!

Bir de Peygamberin akıl ve ahlakı yerine kıl ve kıyafetini sünnet diye alan, adeta Allah’a din öğretmekle görevli Katolik müessesesini hatırlatan diyanete / ruhban takımına soralım; İslam Londra, Moskova, New York’ta yaşayabiliyor mu? Müslüman onu yaşatabiliyor mu? Değilse neden? Neden çöle hapsolmuş?


Bir diğer Türk Müslümanlığı da son kale toprağında can çekişiyor ama din adına türemiş kapalı komünler “devlet içinde devlet olma yarışında” ihtişam yaşıyor ve bu din sektörü an itibari ile klinikte tedavi görmesi gereken meczuplarca yönetiliyor. Din adeta insana yük olmuş. Allah’ın kuluymuş gibi davranıp da ‘her şey bizden sorulur’ dayatmasıyla Allah’ı teslim almış gibi siyaset kurumunda ise din faşizmi yaşatılıyor. Bunun adı orta çağ anlayışı değilse nedir?


Ahlakın ruha sirayet etmediği zamanlarda bencillik en büyük egemen güçtür. Yukarıda da değindiğimiz üzere ahlakın hakim olduğu toplumların, Müslim ya da Gayrimüslim olmasının hiçbir önemi yoktur.


Japonya ve benzer ülkelerde yolsuzluk yapan siyasetçi ya da bürokrat toplum içine çıkamaz ve intiharla hayatını noktalar ya da gereken ne ise… Çünkü, toplumda kabul görmez ama bizim toplumda benzerleri neredeyse ödüllendirilir.

Bizdeki siyasi partilere bakın, adeta her birini tabandan tavana teşkilatlanmış çıkar grupları şekillendirmekte. Namuslular giderek kaybetmekte, yenilmiş hissetmektedirler iktidardakiler ''birazda bizimkiler zenginleşsin” diye düşünerek gücünü bu yönde kullanmaya başlayınca namuslular ürkmekte, sinmektedirler. An itibariyle ülkede çok ciddi şekilde ahlak, şeref, asalet problemi vardır ille de dindarlar ile alet olan siyasilerde! Bu manada verilen hasar ortada.


Dini, ütopik bir doğmalar mecmuası değil, yaşanan dünyanın güncel bir fenomeni gören bir anlayış lazım! Teorik kurallar bütünü değil, uygulanabilir nitelikte fiiliyat olarak, yaşanan güncel davranış olarak gören bir anlayış lazım! Teşbihte hata olmasın, Kuran sana bir talimat veriyor, sen o talimatı alan bir bilgisayar gibi parmağına zikirmatik takıp tekrar edip duruyorsun. Yani Kuran Ankebût- 45’te “Salatı (dayanışma, destekleşme) ayağa kaldır. Toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. Allah’ı daima hatırda tutmak büyük bir iştir” derken, sen bunu “7/24 alnının secdeden kaldırma” olarak anlarsan din, din olmaktan çıkar. Oysa zımnen demek istiyor ki “Başkalarının iyiliği için çalış, ihtiyaç sahiplerini göz ardı etme, düşmüşe omuz ver. Salat hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Hayasızlık ve iffetsizlik yapma, kötülükten uzak dur.” İbadetin mantığı budur, yataydır, içinde öteki vardır. Gerisi mistik dans ve ritüeldir.


Ya siyaset! Güya “idare-i maslahat (sınırlı görev üslenme), bir işi gereğine göre yapmak ve kimsenin kendi istediği gibi iş yapmaması” idi. Oysa yaşanan ve yaşatılanlar ortada!


- Devlet ile millet arasında PARTİ…
- Parti menfaati, devlet ve millet menfaatine GALEBE…
- Diyaloğun yerine MONOLOG…
- Üretici ile tüketici arasında sorumlular PUSU KURMUŞ…
- Doktor ile hasta arasında AZRAİL…
- Amir ile memur arasında PROBLEM…
- İşverenle işçi arasında hakeza MARAZ…
- Sorumlular adalete BARİYER olmuş durumda. Şu kutuplaştırmaya bakın, bir de yok edilen bireye ve kaybolan insana. Hangisine yanalım? Olmayan adalete mi, kaybolan insana mı?


ADALET, varlığın hikmeti evrenin ruhudur. Devlette yansıması DİN (zira devletin dini adalettir), fertteki yansıması ise AHLAKTIR. Bugün mafya devleti idare edenleri tehdit ediyorsa ADALET toz olmuştur.

* Adalet varsa devlet vardır.

* Adalet varsa millet vardır.

* Adalet varsa insan vardır.

* Adalet varsa ALLAH vardır. Biliyor musunuz bunların direği AHLAKTIR. AHLAKÇI olmayan AHLAKLI olun.

QOSHE - AHLAKÇILARIN kuşatmasındaki AHLAK, türetilmiş DİN ve klonlanmış MÜSLÜMAN - Saim Akçay
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

AHLAKÇILARIN kuşatmasındaki AHLAK, türetilmiş DİN ve klonlanmış MÜSLÜMAN

12 1 1
01.09.2022

Ahlak ile ilgili birkaç söz:
Nurettin Topçu “Öğrenmek zekânın, yapmak ahlakın işidir” der.


Ferit Edgü “Cahilde eksik olan akıl değildir (o kurnazdır), eksik olan ahlaktır” der.


Hz. Peygamber “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” der. Buradan hareketle sarsıcıdır Aliya (Doğu Batı Arasında İslam adlı kitabında) “Ahlaklı ateist olabilir ama ahlaklı ateizm olamaz” der. Yine “Ahlakı hayata geçirmek ise terbiyedir” der.


Frida Kahlo “Ahlak ve namus deyince sadece kadından konuşmaya başlayan herkes ahlaksız ve namussuzdur” derken ahlak şövalyeliği yapanları adeta şamarlar!

Büyük alleme Nietzsche "Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa bilin ki en büyük namussuz odur” der.


Hünkar Hacı Bektaş Veli “Müslümanlık namazsız olur ama AHLAKSIZ asla! “Dili- dini- rengi ne olursa olsun İYİLER İYİDİR” diyerek noktayı koyar.


Hiç düşündünüz mü “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyen Hz. Peygamberin sözünü? Buna göre yüz bin küsur caminin boy attığı Türkiye, dünyanın refah ve ahlak cenneti olmalıydı sanırım. Oysa bunun tam tersi cami sayısı arttıkça huzur ve refahın ahlak paydası düşmektedir. Peki yanlış nerede? Olguda mı, algıda mı? Sunucuda mı, alıcıda mı? Yoksa sunulan şeyde mi? Nerede güzel ahlakın elçisi ve onun getirdiği din?


Nerede asırlardır ille din kaynaklı dayatılan ahlak? Demek ki insanlığa asırlardır din değil “din ambalajı” ile ahlaksızlık aşılanıyor ve sunuluyor. Demek ki sorun sunulanda ve sunanda. Dahası bu sunumun gidişatından memnun yığınlar var ki adeta ruhlarını davarlık sarmış en büyük kölelerde… Yani sorun, ahlaksızlardan ziyade ahlaksızları alkışlayan onursuzlarda… Sanırım en büyük handikabımız olan dini yaymakta kendilerini görevli görenlerde. Oysa Allah’ın yüklediği böyle bir misyon yok. Ne gam “dindarım, din adamıyım, din bizden sorulur” diyenlerimizden geçilmiyor ya! Şimdi bu tayfaya nasıl anlatılmalı Allah’ın dinin güzel ahlak olduğu? Nasıl anlatılmalı “Ahlaklı bir insanın, ‘Allah’ın en soylu eseri’ olduğu… Dinin kıyafeti olmadığını ahlakı olduğu…”


Eh, peygamberi “yüksek ahlakın” en büyük öncüsü değil de “bedevi kıyafetinin” sembolü olarak kutsayanların din algısını tartışmaya gerek var mı?


Sıkıntının kaynağı bu. Zira 1400 yıldır Müslüman aleme doğrularla paketlenmiş yanlışlar sunuluyor ve alıcılarda irdeleme gibi bir şuur yok. Peki nasıl yakalanacak “hakikatin karşısına batılın, doğruların karşısında eğriler değil de ‘sentetik eğrilerin’ çıkarılmaması hususu.” Evet, sözü dolandırmaya gerek yok; bizim de içinde olduğumuz coğrafyada hakikatlerin yerine ‘hakikatlerin en büyük düşmanı korsan hakikatler’ çıkarılıyor ve hakikatler böylece dumura uğruyor.


Hani “zavallılığı kahramanlıkla, yanlışları da doğrularla kefenleyip sunmak" şeytanın en sevdiği ve hoşlandığı sanattır ya! Bu nokta, şeytanın duruma el koyduğu noktadır.


Şeytanın kabiliyeti tartışılır mı?


Din ile siyaset arasındaki dayanışma ve benzeşmelerle yaşanan kara tabloya ve hala siyasette saçmalama seremonileri eşliğinde yaşananlara bakınca adeta şeytanın büyük bir paydaş olduğu görülüyor.


İlahiyatçı Prof. Dr. Niyazi Kahveci “Namaz kıldırma işi ile devlet, dünyevi başarısızlıklarını kamufle ediyor” derken kadim ıstırabın adını koyuyor. Peki ya diğerleri ne diyor?


“Bir eylemin ahlaki sayılabilmesi için hiçbir çıkar taşımaması gerekir” diyen Alman filozof Immenuel Kant, “Hayır severlik insanlığa borcumuzdur” diyor (Din ’in tanımıdır zira din= borçtur.) Mahatma Gandi “İhtiyaçtan fazla biriktiriyorsan hırsızlıktır” diyor (Necm ve........

© HBRMA


Get it on Google Play