We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Toplum: Medeniyet Tasarımı yahut İnsan Olmanın Manası -1

18 1 1
18.09.2021

Hacı Bayram Veli’nin Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde, dediği o yerde insan bir şehirde taş-toprak arasından nasıl yapılır? İşte bu soru geçmişten geleceğe insan/toplum, devlet ve şehir arasından konumlanan yahut nihai şekli temsil eden bir form olarak “medeniyetin” bir yapının/kültürün dallanıp budaklanması ve meyve vermesi ile oluşan bir hâsıla olduğunu gösterip, düşündürüyor. Maziden esip gelen rüzgârlarda saklı tohumlar zamanın içinde mekânın toprağına düşerek insanın bütünlüğünü var ediyor. Yahut yeni bir kültür canlanması kendi nevi şahsına münhasırı ile yeni dönemi başlatıveriyor. Tam burada kültür-medeniyet ikilemine ya da birlikteliğine ulaşırız. Peki, kültür mü medeniyetten medeniyet mi kültürden çıkar şeklindeki kafa karışıklığı yahut farklı yaklaşımlar nasıl aşabilir? Hangisi diğerinin yapıcı esasıdır. Yahut aralarındaki organik alaka nedir?

İnsan doğa içinde yani zorunluluklar mekânında iken şüphesiz bilinen son on bin küsur yılda umumiyetle toplumda ve toplumla yaşadı. Muhakkak ki bu hayat içerisinde kültür kavramı ile ifade edilen insan ve toplumun kendisini ve hayatı algılama biçimi, özgünlüğü, farklılığı, farkındalığı oluşturduğu insanî toplanmanın/içtimaın yani toplum, cemiyet denilen yapının değerleri, davranışları, karakteri, ahlakı, usulü gibi konularda hep zemini oluşturan, o parlayıveren iç aydınlığının hayata taşması olarak yerini aldı. Dolayısıyla kültür meselesi insan ve toplum meselesidir.

Öte yandan mekân dair değiştiremediğimiz zorunluluklar içerisinde insanın hürriyet alanı da tam burasıdır; kültür belki de insanın doğa içinde kendini ifadesidir. Özgün olanı aklı ve ruhuyla ortaya çıkarmasıdır. Doğadaki taştan süslemeli bir çeşme yapmak işte bu doğa-insan ilişkisinin içerisinde yeryüzünün insanileşmesidir. Aynı taşları mancınığa koyup atan aklın da insana ait olduğunu ise hiç unutmamak lazımdır. Afrika’da en iptidai görülen şartların insanlarından günün metropol yığınlarına kadar insan bir kültür zemini ve onun fikri tezahürleri ortamında yer aldı ve alıyor.

Belki de bugün küresel kavramı ile bahsedilen o amansız savaş bu kültürün neliği ve muhtevasına hakim olarak beşeriyete tahakküm meselesidir. İşte insanın yeryüzü macerasında çevresi ile olan alakasının muhtelif sebeplere dayanan gelişmesi ile birlikte kültür hayatı içerisinde insanın insanla olan alakasından toplum denilen olgu ortaya çıktı. Hele iletişim ağları üzerinden bir merkezden milyarlara ulaşma, etkileme hatta yönlendirme imkânları olan günümüzde bu çok daha hayati ve ilginç bir hal aldı. İşte kültür, Ziya Gökalp gibi sosyologlarımızın düşünce dünyasında ifade ettiği üzere, milli olma yahut belirli bir çevreyi temsil etme hususiyetini burada kazanır.

Öte yandan Aliya İzzetbegoviç’in tespiti üzere, “Kültür bir bakıma zaman dışı, tarih dışıdır. Onun yükseliş ve düşüşleri vardır; ama alışılmış manada ne gelişmesi, ne de tarihi vardır. Sanatta, bilimde olduğu gibi “bilgi” veya tecrübe birikmesi yoktur. Anlatım gücünün, bir gelişme neticesi olarak artmasını müşahede etmiyoruz. Uygarlığın taş devri ve atom devri vardır, kültürde böyle bir gelişme yoktur.” Meseleye buradan bakınca kültürün kök ve can suyu mesabesinde olduğunu düşünmek hatalı olmayacaktır.

Milli olanın devri parlamaları ve sönmeleri o kültürü ve insanlarını hayat içerisinde ve medeniyet dairesinde yerine ulaştırır. Nevzat Kösoğlu’nun kültürün sıcak olması ve soğumasına dair tespitleri de tam burada hatırlanmalıdır. Zira bunun olması o kültürünü neticede insanlık içerisindeki yerini belirler ki toplumda bu çerçevede teşekkül eder. İşte kültür toplum, devlet ve şehir olgularının zemini olmak bakımından medeniyet denilen nihai şeklin oluşmasının esası olmak hasebiyle medeniyetle organik bir bağ içerisinden insan hayatında yerini alır.

Din gibi unsurlar işte kendi ilke ve........

© HBRMA


Get it on Google Play