Kızıl Kaftan: Türklerin kılıçla tanıştığı İslam ve Kerbela'dan bugüne

“Kerbela, benim için yalnızca tarihsel ya da teolojik bir kırılma değildir; ahlaki bir eşiktir.
Kerbela’dan sonra mesele 'kimin hangi milletten olduğu' olmaktan çıkar ve çok daha yalın bir soruya dönüşür: Zulmün neresindesin?”

“Romanın, okurun bugünkü inanç sistemiyle bir problemi yoktur. Ama buraya nasıl gelindiğinin bilinmesini ister. İnancın hangi tarihsel koşullarda, hangi bedeller ödenerek ve hangi değerler üzerinden şekillendiğini hatırlatmak ister. Okurun, atalarının yalnızca neye inandığını değil; nerede durduğunu, neye itiraz ettiğini ve hangi bedelleri göze aldığını da bilmesini amaçlar.”

Yazar Doç. Dr. Ömer Çağlar Yılmaz ile çok satanlar listesindeki Kızıl Kaftan romanını konuştuk.

KIZIL KAFTAN KISA SÜREDE ÇOK KONUŞULAN BİR ROMAN OLDU. BU KİTABI YAZMA İHTİYACI NEREDEN DOĞDU?

Kızıl Kaftan, ülkede hâkim olan resmî tarih anlatısıyla aramdaki mesafeden doğdu.
Türkiye’de Türklerin İslam’la tanışması ve İslamiyet’e geçişi çoğunlukla 751 Talas Savaşı ile başlatılır; tek tanrılı inançların benzerliği üzerinden, Çin’e karşı Abbasilere duyulan bir yakınlıkla İslam’ın “gönüllü” biçimde benimsendiği anlatılır.

Oysa biliyoruz ki bu karşılaşma Talas’tan yaklaşık 80 yıl önce başlar ve anlatılageldiğinden çok daha sert, sancılı ve çatışmalı bir süreçtir.

Ama sorun yalnızca tarihsel bir yanlışlık değil.

Sorun, tarihle ilgili anlatılarımızın büyük bölümünün ya kazananların diliyle kurulması ya da resmî aklın süzgecinden geçirilmesidir. Fetihleri, zaferleri, büyük isimleri biliyoruz; fakat bu kararların bedelini ödeyen insanları çoğu zaman ya görmüyoruz ya da bilinçli biçimde sessizliğe gömüyoruz.

Benim derdim tam olarak bu kör noktaydı.

Bu romanı yazarken şunu daha net fark ettim:
Tarih, yalnızca olmuş bitmiş olaylar bütünü değildir; bugünün zihniyetini kuran bir hafıza alanıdır. Ne anlattığımız, neyi sessiz bıraktığımız; bugün güce, devlete, itaate ve adalete nasıl baktığımızı da belirler. Kızıl Kaftan, işte bu sessiz bırakılan alanlara bakma ihtiyacından doğdu.

Bir de kişisel bir motivasyon vardı.

Tarihten söz ederken çok kolay taraf oluyoruz ama geçmişin bedellerini konuşmakta isteksiz davranıyoruz. Güç, düzen, fetih ve kutsallık gibi büyük kavramlar devreye girdiğinde, insan hayatının nasıl kolayca harcanabildiğini görmek istedim. Bunu sloganla ya da tezle değil; bir insanın hikâyesi üzerinden anlatmak istedim.

Kızıl Kaftan bu yüzden ortaya çıktı.
Bir haklılık iddiası kurmak için değil;
okuru şu soruyla baş başa bırakmak için:

“Bu hikâyenin neresindeyim ve hangi bedeli görmezden geliyorum?”

ROMANIN MERKEZİNDE GÜÇLÜ BİR KADIN KARAKTER VAR. KABAC HATUN NASIL BİR FİGÜR?
VE BU FİGÜRÜ, ROMANDA KARŞISINA YERLEŞTİRDİĞİNİZ KUTEYBE BİN MÜSLİM GİBİ TARİHSEL BİR GÜÇ ODAĞIYLA BİRLİKTE DÜŞÜNÜRSEK, NASIL BİR KARŞITLIK KURMAK İSTEDİNİZ?

Kabac Hatun, bugünün kavramlarıyla “idealize edilmiş” bir kadın figürü değil.
Boş hayaller kuran, slogan atan bir kahraman da değil; ama tam da bu yüzden güçlü.
Koşullarla kavga eden, hayatta kalmaya çalışan; onurunu, çocuklarını ve içinde yaşadığı düzeni aynı anda korumaya çabalayan bir insan.

Ne tam bir isyancı,
ne de teslim olmuş bir figür.

Aslında Kabac Hatun, tarihte adını bilmediğimiz binlerce kadının ortak sesi.
Tarihin büyük anlatılarında genellikle görünmeyen, ama bedeli her zaman en ağır ödeyen insanların temsilcisi. Bu yüzden roman bugünü de rahatsız ediyor. Çünkü hâlâ aynı soruyla yüz yüzeyiz:
“Güç mü haklıdır, insan mı?”

Kabac Hatun’u romanda Kuteybe bin Müslim gibi tarihsel bir güç........

© HalkTV