Güvenli okul, kameralarla değil; çocukla kurulan ilişkiyle inşa edilir

“Kapanışta tek bir cümle: her olaydan sonra yeni bir paket açıklamak yerine, bir paketi sürdürmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Güvenli okul, kameralarla değil; çocukla kurulan ilişkiyle inşa edilir.”

Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kazım Çelik ile bugün zor bir konuyu masaya yatırıyoruz: Okul güvenliği. Mart ayında İstanbul Çekmeköy’de yaşadığımız kayıp ve geçtiğimiz hafta Şanlıurfa Siverek ile Kahramanmaraş’ta yaşananlar hepimizi derinden sarstı. Bu röportaj olayların detaylarına odaklanmak için değil; tam tersine, bir adım geri atıp daha büyük resmi konuşmak için hazırlandı.

Konuğumuz Prof. Dr. Kazım Çelik. Kendisi Eğitim Yönetimi alanında çalışmakta olup, 2004’te tamamladığı doktora tezi güvenli okullar ve okullarda acil durum yönetimi konusunda Türkçe alan yazınındaki ilk sistematik çalışma olma özelliğini taşımakta; 2005 tarihli uluslararası makalesi ve 2007 tarihli kitabıyla bu çizgiyi sürdürmüştür. Çelik Hocamıza köşemize hoş geldiniz diyoruz.

Hoş bulduk. Davetiniz için teşekkür ederim.

Hocam, güvenli okul denilince çoğumuzun aklına önce kameralar, turnikeler, güvenlik görevlileri geliyor. Siz bu kavramı nasıl tanımlıyorsunuz?

Teşekkür ederim. Başlamadan önce, son dönemde kaybettiğimiz canlarımızı saygıyla anıyor; ailelerine sabır, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Bu acıların bir daha yaşanmaması en büyük temennimiz.

Aslında güvenli okulu tanımlamadan önce kendimize şu temel soruyu sormalıyız: Okul ne için vardır? Eğitim sosyolojisi bize okulun üç temel görevi olduğunu söyler:

Koruma: Çocuğu dış dünyanın sert etkilerinden korumak.

Temizleme: İstenmeyen davranışları filtreleyip, çocuğa toplumda işine yarayacak doğru kalıpları kazandırmak.

Dengeleme: Çocuğun kendi seçmediği farklılıkları —ailesinin maddi durumu, kıyafeti veya fiziksel özellikleri gibi— birer engel olmaktan çıkarmak ve her çocuğa eşit bir başlangıç sunmak.

Şunu unutmayalım; bu üç işlevden en temeli olan "koruma" yerine getirilemiyorsa, diğerlerinin hiçbir hükmü kalmaz. Eğer çocuk okula giderken, okuldayken veya dönerken kendini bedensel ya da ruhsal bir tehdit altında hissediyorsa, eğitim orada bitmiş demektir. Yani okul güvenliği eğitimin bir "eklentisi" değil, ön koşuludur.

Peki, o zaman gerçek "Güvenli Okul" nedir? En yalın haliyle; çocuğun fiziksel, ruhsal ve sosyal bütünlüğünün her an güvence altında olduğu yerdir. Sadece öğrencinin değil; öğretmenin ve velinin de korku, tehdit veya şiddet kaygısı duymadan o kapıdan içeri girebildiği okuldur. Güvenli okul sadece "zarara uğramadığımız" bir yer değildir; çocuğun kendini özgürce ifade edebildiği, "fark edildiği" ve gelişebildiği yerdir.

Bir okulun ne kadar güvenli olduğunu kapısındaki turnike sayısı belirlemez. Bugünün dünyasında güvenliği dört ana sütun üzerine kurmak zorundayız:

Fiziksel Güvenlik: Binanın sağlamlığı, çevre güvenliği ve afet hazırlığı.

Psikolojik Güvenlik: Çocuğun "Ben buradayım ve görülüyorum" diyebilmesi.

İlişkisel Güvenlik: Öğretmen-öğrenci ve akran ilişkilerinin sağlıklı olması; zorbalığın yer bulamaması.

Dijital Güvenlik: Ekrandan sızan tehditlerin ve siber zorbalığın engellenmesi.Bu dört boyut bir zincirin halkaları gibidir. Psikolojik olarak kendini güvende hissetmeyen, dışlanan bir çocuk; ilişkisel olarak yalnızlaşır. Yalnızlaşınca dijital alana kaçar ve orada hangi karanlık sulara kapılacağını bilemeyiz. Eğer biz güvenliği sadece tek bir kameradan ibaret görürsek, asıl büyük boşlukları gözden kaçırmış oluruz.

Yaşananları nasıl okumalıyız?

Hocam, son haftalarda arka arkaya yaşanan üç olay var. Bunları nasıl okumalıyız? Münferit olaylar mı, yoksa daha derin bir örüntünün işareti mi?

Bu çok kritik bir soru. Meseleyi doğru teşhis etmek için iki temel noktaya odaklanmamız gerekiyor.

Birincisi; evet, okullarda ölümle sonuçlanan bu tip olaylar hem Türkiye’de hem dünyada istatistiksel olarak nadirdir. Ancak nadir olması, asla "önemsiz" olduğu anlamına gelmez. Tek bir can kaybı bile, sistemin neresinde hata yaptığımızı sorgulatacak kadar ağırdır.

İkincisi ise bu olayların art arda gelmesi bir tesadüf değildir. Literatürde buna "Kümelenme Etkisi" deniyor. Maalesef bir olay; medyanın sunuş biçimi, sosyal medyadaki yankısı ve taklit yoluyla bir diğerini tetikleyebiliyor. Bu yüzden olayları nasıl konuştuğumuz, şiddeti nasıl görselleştirdiğimiz aslında başlı başına bir önleme aracıdır. Eğer biz şiddeti estetize edersek veya faili "görünür" kılarsak, maalesef yeni trajedilere kapı aralamış oluruz.

"Şu özelliklere sahip çocuk tehlikelidir" diyemeyiz! Burada çok önemli bir uyarı yapmam lazım: Yıllardır süren uluslararası araştırmalar net bir şekilde gösteriyor ki; okul saldırganlarının tek bir profili yoktur. "Şu tip aileden gelen, şu müzikleri dinleyen, şu fiziksel özelliklere sahip çocuğa dikkat edin" diyebileceğimiz bir liste mevcut değil.

Bu neden önemli? Çünkü bir profil arayışına girdiğimizde, hem masum çocukları damgalama riskiyle karşı karşıya kalırız hem de asıl odaklanmamız gereken o "sessiz imdat çığlıklarını" yani gerçek sinyalleri kaçırırız.

Münferit mi, örüntü mü? Bu yüzden "münferit olay" deyip geçmek bizi körleştirir. "Münferit" dediğimiz an, her olayı kendi içinde kapatır ve arka plandaki o devasa toplumsal resmi görmeyi reddederiz. Bunlar tekil patlamalar değil, bir........

© HalkTV