Seyirci olmanın yazılı olmayan sözleşmesi üzerine
Hemen her hafta sahnede seyrettiklerimizle ilgilensem de “seyreden, seyirci olan” tarafla da ilgilenme zamanı geldi de geçiyor. Salon ışıkları karardığında sadece sahne aydınlanmaz; aslında bir sözleşme devreye girer. Yazılı olmayan ama herkesin uyması beklenen bir sözleşmedir bu. Oyuncuyla seyirci arasında, sahnedeki emekle koltuktaki dikkat arasında, tek tek bireylerle geçici bir topluluk arasında kurulan hassas bir anlaşma. Ne yazık ki bugün bu sözleşmenin hükümleri hızla ihlal ediliyor; hem de çoğu zaman farkında bile olmadan.
“Seyircinizi Nasıl Alırdınız?” başlığıyla daha önce bu konuda bir yazı yazmıştım. Aradan yıllar geçti; salonlar değişti, seyirci çok değişti. Ama değişmeyen tek şey ise şu oldu: Hepimiz “o seyirciden” şikâyetçi olmaya devam ettik. Telefonunu kapatmayan, geç kalan, konuşan, kayıt alan, alkışı yanlış yerde patlayan, kokusuyla, hışırtısıyla, sabırsızlığıyla bütün salonu rehin alan o meşhur “ötekilerden” illallah geldi. Gerçi artık şu soruyu sormadan edemiyorum: O seyirci kim, gerçekten hep başkası mı? Yani bu yazıyı okuyanlarımızın arasında ya da yakınındaki herkes yazılmamış sözleşmeye uyuyor mu?
Seyirci olmak sanıldığı kadar basit bir kimlik değil. Bilet almakla kazanılmadığı gibi, koltuğa oturmakla da tamamlanamıyor. Seyirci olmak bir davranış biçimi, hatta bir kamusal görgü meselesi olarak düşünülmeli. Tıpkı trafikte araba kullanmak gibi. Ehliyet almak bizi otomatik olarak iyi bir sürücü yapmadığı gibi, salona girmek de bizi iyi bir seyirciye dönüştürmüyor.
Topluluk hâlinde yapılan her etkinliğin yazılı ve yazısız kuralları var. Futbol maçında bağırmak doğalken, tenis maçında öksürmek bile ayıp sayılıyor. Üstelik bunları kimse bize el kitabı olarak vermiyor. Biz bunları öğreniyoruz, gözlemliyoruz ve zamanla içselleştiriyoruz. Sorun tam da burada başlıyor belki de: “Artık öğrenmek istemiyoruz.” Her yere kendi alışkanlıklarımızla gidiyoruz. Evde nasılsak salonda da öyleyiz. Oysa sahne sanatları ev konforuyla değil, kamusal dikkatle yaşar.
Bugünün seyirci problemini sadece “nezaketsizlik” başlığıyla açıklamak yetersiz kalıyor. Daha derinde bir mesele var; o da seyircinin kendini izleyici değil, tüketici olarak görmesi.
Beğenmezsem çıkarım. Canım sıkılırsa telefonuma bakarım. İstersem kaydederim. Paramı verdim, istediğimi yaparım. İşte bu zihniyet sahne sanatlarıyla bağdaşmıyor. Çünkü tiyatro, opera, bale ya da konser bir ürün değil; canlı,........
