Khôra: Bir arada ama karışmadan
Tiyatro üzerine yazarken çoğu zaman iki ayrı soruya yanıt arıyorum. Biri “ne anlatıyor?”, diğeri “nasıl anlatıyor?” soruları. Çağın en yakıcı meselelerinden olan göç, aidiyet, sınır, birlikte yaşamanın kırılganlığı, kamusal dilin sertleşmesi artık sadece konu olarak ele alındıklarında eksik kalıyorlar. Çünkü meselelerin kendisi, anlatma biçimlerimizi de zorluyor, hatta yer yer imkânsızlaştırıyor. Khôra tam bu imkânsızlığın içinden konuşmayı deniyor. Birlikte yaşamak ne demek? Bu soruyu, sahnenin yapısına, oyuncuların bedenine, seyircinin algısına ve en önemlisi üretim sürecinin etiğine yaymış bir oyun bu hafta bizimle.
Havasına, suyuna, taşına, toprağınaBin can feda bir tek dostuma.Her köşesi cennetim, ezilir yanar içimBir başkadır benim memleketim…
Havasına, suyuna, taşına, toprağınaBin can feda bir tek dostuma.Her köşesi cennetim, ezilir yanar içimBir başkadır benim memleketim…
Memleketini sevmenin yollarını arayarak başlıyor oyun. Khôra üzerine yazarken onu en doğru yerden anlatmak için epey düşündüm. Ve biçim beni daha çok etkisi altına aldığı için oyunu buradan ele almaya karar verdim. Elbette tahmin ettiğiniz gibi kısa bir yazı olmayacak. Kahveler, çaylar hazırsa devam edelim.
Bu oyun, mültecilik temalı bir oyun olmanın ötesinde, aidiyet denen şeyin bedendeki yankısını araştıran, sözü güvenli bir anlatı hattına değil de canlı bir gerilim alanına bırakan bir performans düzeni kurmuş. Bir yeri ev yapan şeyin ne olduğu, biz olmanın nerede başladığı ve nerede boğulduğu, sevgiyi savunmanın neden bu kadar zorlaştığı, kamusal alanda "ama" ile kurulan cümlelerin aslında nasıl bir inkâr mekaniği ürettiği… Oyun, bu soruları bir paket ile sunmuyor. Onları bir tür soru rejimi olarak örgütleyip seyircinin zihnine bırakıyor. Seyirciyi de cevaplayıp rahatlamak yerine şahitlik etme sorumluluğuna davet ediyor.
Khôra kelimesini, karşıtlıkları bir araya getiren fakat birbirlerine geçip karışmalarını engelleyen bir alan olarak düşünmek mümkün. Bu tanımın tiyatro açısından kıymeti, basit bir felsefi etiket olmasından çok sahnede kurulmak istenen düzlemin tam karşılığı olmasından geliyor. Çünkü oyun, zıtlıklar dediğimiz şeyi, genellikle yaptığımız gibi ideolojik afişlere dönüştürmüyor. İyi-kötü, yerli-yabancı, biz-onlar gibi kolay ikilikler yaratmak yerine, zıtlıkların aynı bedende, aynı ritimde, aynı anda nasıl yaşandığını gösteriyor. Bir arada durmak burada bir slogan olmaktan çıkıp zahmetli, yorucu, sakatlanmaya açık, ritmi bozulmaya müsait bir fiziksel eyleme dönüşüyor.
Bu noktada oyunun başarısı, politik olmayı didaktik bir cümle kurma becerisi sanmamasında. Khôra politik olanı, dilin çoğu zaman ihanet ettiği bir alanda, bedenin alanında arıyor. Ve bu arayış, yalnızca oyunculuk virtüözitesinin sergilendiği bir fiziksel tiyatro estetiğine indirgenmiyor, daha temel bir şeye dayanıyor. Bedenin tanıklığına. Çünkü bedenimiz hafızayı taşır, utancı taşır, kaçışı taşır, sıkışmayı taşır. Nasıl insan, kendini mekândan ve zamandan sıyıramazsa beden de kendini toplumsal iklimden sıyıramaz. Oyun, tam da bunu sahneye getiriyor. Dilin yetmediği yerde beden ne söyler? sorusunu soruyor.
Khôra’nın en kritik hamlesi, yalnızca sahnede değil, sahne arkasında da okunmalı. Oyun, klasik anlamda yazılmış bir metnin sahnelenmesi gibi değil. Çıkış noktası bir metin olsa bile, asıl yolculuk metnin otoritesini azaltıp prova odasının araştırmasına, röportajlara, kişisel hikâyelere, ortak tartışmalara ve birlikte düşünmeye dayanıyor. Bu, devised tiyatronun yalnızca alternatif üretim yöntemi olmasından öte bir anlam kazanmasını sağlıyor. Devised tiyatrodan daha önce de........
