Aile kurumunda zayıflayan bağlar, değişen roller!.. |
Hızlanan hayat temposu, dijitalleşen ilişkiler ve dönüşen toplumsal roller… Modern dünyada aile, hem yapısal hem de duygusal düzeyde derin bir sınavdan geçiyor. Çoğu zaman “çözülme” ve “dağılma” söylemleriyle anılan bu süreç, aslında ailenin nasıl değiştiği ve kendini nasıl yeniden kurduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.
Bu bağlamda Celalettin Vatandaş, aile kurumunun günümüzde karşı karşıya kaldığı sorunları ve dönüşüm dinamiklerini ele alan dört yeni çalışmasıyla kapsamlı bir perspektif sunuyor. Modern toplumda ailenin serüvenini farklı boyutlarıyla tartışmaya açan kitapların isimleri şunlar:
“Aile Durumu: Zayıflayan Bağlar ve Değişen Roller“,
“Aile Değeri: Köklerden Ufuklara: Aileyi Yaşatan İlkeler”,
“Aile Umudu: Değerin, Bağın ve Sevginin İzinde”,
“Aile Yorgunluğu: Tükenen Değerler ve Çözülen İlişkiler”.
Bu tanıtım yazısı, söz konusu eserler arasında yer alan “Aile Durumu: Zayıflayan Bağlar ve Değişen Roller“ adlı kitaba odaklanmaktadır. Bu değerlendirme, aile kurumunun sanayileşme ve dijitalleşme sürecinde geçirdiği dönüşümü, çözülme söylemlerinin ötesine geçen bir okuma imkânıyla ele almayı amaçlamaktadır. Önümüzdeki süreçte serinin diğer kitaplarını da benzer bir çerçevede değerlendirmeye çalışacağız.
AİLE DURUMU
Celalettin Vatandaş’ın "Aile Durumu: Zayıflayan Bağlar ve Değişen Roller" isimli çalışması, insanlık tarihinin en kadim ve temel hücresi olan ailenin, modernite ve küreselleşme çarkları arasında nasıl bir dönüşüm geçirdiğini sarsıcı bir dille ele alıyor. Yazar, kitabın birinci ve ikinci bölümlerinde “aile kuramı” ve bu kuram bağlamında “ailenin çözülmesine yol açan nedenleri” ayrıntılı biçimde tartışmaktadır. Bu bölümlerde ele alınan tarihsel ve toplumsal çözülme dinamikleri, çalışmanın genel çerçevesini oluşturmaktadır. Bu çerçeve içerisinde değerlendirilen eser, aile kurumunun dönüşümünü sosyolojik bir perspektifle ele alan önemli bir çalışma olarak öne çıkmaktadır.
Vatandaş, kitabın bu bölümlerinde aileyi sadece biyolojik bir zorunluluk değil, bireyin varoluşsal serüvenindeki en güvenli liman olarak tanımlıyor. Yazara göre aile; "bir çocuğun ellerini uzattığında tutan ilk eller, ilk sözü dinleyen ilk kulak; ilk sevgiyi öğreten ilk kalptir". Ancak bu duygusal tanım, kitabın ilerleyen sayfalarında modern dünyanın getirdiği yapısal bozulmalarla tezat oluşturacak şekilde derinleştiriyor. Ailenin tarihsel süreçte üstlendiği biyolojik yeniden üretim, kültürel aktarım, ekonomik dayanışma ve psikolojik doyum gibi işlevler, günümüzde ciddi bir erozyonla karşı karşıyadır.
Ailenin tarihsel serüveninde en radikal kırılma, geleneksel tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişle yaşanmıştı. Geleneksel ailede ev, hem bir yaşam alanı hem de kolektif bir üretim merkeziyken; Sanayi Devrimi aileyi bir "üretim birimi" olmaktan çıkartıp "tüketim birimi" haline getirmişti. Geleneksel ailede eğitimden sağlığa, ekonomik üretimden manevi değerlerin aktarımına kadar her şey aile çatısı altında gerçekleşirken; modernleşme bu görevleri okul, hastane ve fabrika gibi dış kurumlara devretmiştir. Vatandaş, bu durumu ailenin işlevsizleşmesi olarak niteliyor.
Yazar, aile bağlarını koparan şeyin sadece ekonomik sıkıntılar değil, değerlerin, güvenin ve anlayışın sessizce erimesi olduğu gerçeğine dikkat çekiyor. Bu sürecin en önemli sonuçlarından biri de kadının çalışma hayatına kitlesel katılımıdır. Makineleşme ile birlikte kas gücüne duyulan ihtiyacın azalması, kadınları yoğun sektörlerde ucuz iş gücü haline getirmiş; bu durum kadının geleneksel "annelik ve ev içi hizmet" rollerini kökten sarsmıştır. Kadın artık hem ev içindeki sorumluluklarını sürdürmek hem de dış dünyadaki ekonomik sisteme eklemlenmek zorunda kalarak "çift mesaili" bir konuma sürüklenmiş, bu da aile içindeki geleneksel hiyerarşiyi ve rolleri yeniden tanımlamıştır.
Yazarın özellikle üzerinde durduğu "Bireyselleşme veya Yalnızlığa Uzanan Özerklik" kavramı, modern ailenin neden bir arada durmakta zorlandığını açıklıyor. Modern birey, özgürlüğünü kendi çıkarı ve hazzı üzerine kurarken, aileyi çoğu zaman bu özgürlüğün önünde bir engel olarak görmeye başlıyor. Vatandaş, bu durumu Almancadaki "dirsek toplumu" (ellbogengesellschaft) kavramıyla betimlemesine göre, insanlar kalabalıklar içinde başkalarına dirsek atarak ilerlemeye çalışırken, en yakınlarıyla olan bağlarını da kopartıyor. Bu bireyselleşme, evi sadece bir "barınak" haline getirmiş, aile üyelerini aynı çatı altında farklı dünyalara hapsetmiştir.
Kitapta yer alan çarpıcı bir tespitle, günümüzde aile; "aynı odada bulunan farklı dijital cihazlar aracılığıyla birbirine yabancılaşan" bir topluluk haline gelmiştir. Yazara göre, küreselleşme ile birlikte aile kurumu, sadece yapısal bir değişimle kalmamış, "kültürel melezleşme" (cultural hybridity) kavramıyla açıklanan bir kimlik karmaşasına da sürüklenmiştir. Melezleşme, küresel popüler kültürün yerel değerlerle karşılaşması sonucunda ne tamamen küresel ne de tamamen yerel olan, yeni ve çok katmanlı kimliklerin ortaya çıkmasıdır. Bu süreçte aile, geleneksel değerleri kuşaktan kuşağa aktaran bir köprü olma vasfını yitirmiş; yerel ahlak ve normlar, dijital platformlar aracılığıyla yayılan seküler ve küresel yaşam tarzları karşısında pasifleşmiştir. Sonuçta aile içinde kültürel bir süreksizlik baş göstermiş, genç kuşaklar ile ebeveynler arasındaki ortak anlam dünyası melezleşerek parçalanmıştır.
TÜKETİM KÜLTÜRÜNÜN AİLE ÜZERİNDEKİ YIKICI ETKİSİ
Kitapta bu başlık altında işlenen konu geniş yer buluyor. Vatandaş’a göre modern dünyada ebeveynlik, çocuğa sunulan maddi imkânlar ve bir "performans" ilişkisine indirgenmiştir. Ebeveynler çocuklarına ayırdıkları vaktin kalitesinden ziyade, satın aldıkları oyuncaklar veya sundukları konforla vicdanlarını rahatlatmaktadır. Yazar bu durumu, "çocuğa sahip olmak, aileyi tamamlayan manevi bir lütuf olmaktan çıkıp, ebeveynlerin kendi hayat planlarında rasyonel bir tercih veya bir yük haline gelmiştir" şeklinde değerlendirir. Ayrıca evliliğin kutsal bir "ahit" olmaktan çıkarılıp, her an feshedilebilir bir "kontrat" olarak görülmesini de, ailenin duygusal derinliğini yok eden bir diğer sekülerleşme belirtisi olarak görmektedir.
Ekonomik belirsizlikler ve geçim kaygıları da ailenin geleceğini tehdit eden önemli unsurlar olarak sunulur. Modern kapitalist düzende aileyi kurmak, artık rasyonel bir maliyet hesabına dönüşmüştür. Vatandaş, özellikle genç neslin ekonomik riskler ve işsizlik korkusu nedeniyle evliliği ertelediğini veya tamamen vazgeçtiğini vurguluyor. Kitabın bu bölümlerinde sunulan analizler, ailenin sadece değerler bazında değil, sistemik bir zorlama altında da parçalandığını kanıtlar niteliktedir.
CİNSELLİĞİN SEKÜLERLEŞMESİ
Geleneksel toplumda cinsellik, dini ve ahlaki normlarla çevrelenmiş, evlilik birliği içinde meşruiyet kazanan kutsal bir "ahit" iken; modern dünyada bu kutsallık zırhı parçalanmıştır. Sekülerleşme ile birlikte cinsellik, toplumsal ve ahlaki sorumluluklardan koparılarak bireysel bir haz, performans ve tüketim nesnesi haline getirilmiştir. Evlilik artık ömür boyu sürmesi beklenen manevi bir bağ değil, bireysel mutluluk beklentisi karşılanmadığında kolayca feshedilebilen seküler bir "kontrat" olarak görülmeye başlanmıştır. Bu durum, aile bağlarının dayanıklılığını azaltmış; sadakat ve fedakârlık gibi değerlerin yerini pragmatik çıkarların almasına........