Dün-bugün ve yarınlarda İran'da neler oldu ve olabilir? -2-

(12 Ocak tarihli yazımızda, İran'daki son gelişmelere değinirken, en azından yakın geçmişi de çok derinlemesine dalmaksızın anlatmak istemiş ve Şah'ın İran'dan kaçış sahnelerini ve sonra İmam Rûhullah Humeynî'nin, 15-16 yıl İran dışında yaşamak zorunda kaldıktan sonra Şubat -1979 başında İran'a döndüğünü belirtmiştik.)

Ancak, üniversite tahsili yapmış ve bölgemizde yaşanan hadiseler konusunda sıradan halk kitlelerinden biraz daha fazla bilgi sahibi oldukları kabul edilebilecek yeni nesillerden bir çoğunun, bırakınız bütün Müslüman coğrafyalarını, en yakınımızdaki İran hakkında da fazla bir bilgilerinin olmadığı görülüyor.. Hattâ, Amerikan Başkanı Trump'ın İran'ın içişlerine karışmak istemesine ve 1979 başında İran'dan kaçmak zorunda kalan eski İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevî nin oğlu olup, babasının kaçışıyla birlikte Amerika'ya giden ve o zamandan beri Amerika'da yaşayan Rıza Pehlevî'nin bugün Amerika eliyle İran'ın başına oturtulacağı yönündeki yorumlara bakarak; '47 yıl önce, Şah İran'dan kaçınca, Fransa, orada eğittiği Humeyni'yi göndermişti İran'a; şimdi de Amerika, orada eğittiği Şah'ın oğlunu göndermeye hazırlanıyor.. İran'ın kaderi hep böyle olacak?' gibi, konuların derinlemesine bilmeyenlerin, zâhiren doğru gibi gelebilecek ve amma tarihî değerlendirmeler yaparken, büyük yanılgıları beraberinde getirecek bu gibi ağır yanlış bilgi yüklemeleriyle karşılaşacaklarını görerek, konunun bazı bölümlerini biraz açmak gereği ortaya çıktı..

Osmanlı'nın son yüzyılında, özellikle de içerdeki Batılılaşma cereyanlarına kapılanların ve hem de Avrupa'da tahsile gönderilen zengin kesim nesillerinin geri döndüklerinde 'ilmiye / ulemâ' sınıfıyla zıtlaşmaya başladıkları görülüyordu. Bu durum, hattâ o kadar ki, bizdeki, 2. Meşrutiyet yıllarında İran'da da, Meşrutiyet tartışmaları yapılıyordu. Padişah veya Şah'ların yetkilerini, iktidarlarını sınırlandırmak, şart'a bağlamak mânasına gelen Meşrutiyet kelimesi o kadar câzibeli olmuş ki, hemen herkes 'Meşrutiyetçi' kesilmiş ve hattâ ne mânaya geldiğini bilmeyenler bile.. Ama, o sırada, Tahran ve civarındaki halkın çok itibar ettiği bir İslam âlimi vardı; Fazlullah Nuri adında.. O, 'Biz Meşrutiyet değil, Meşruiyyet (yani, İslam şeriatine dayalı bir yönetim) istiyoruz..' dediği için, 'halk düşmanı' ilan edilip, Meşrutiyetçilerin kurduğu bir halk mahkemesinde, iki saatlik bir sözde yargılama sonunda idamına karar verilmiş ve Tahran'da, ona bağlı ve taraftar olan yüzbinlerin korku ve şaşkınlık dolu bakışları önünde ve Meşrutiyetçilerin 'Hurraaa!' diye yükselen sevinç çığlıkları arasında idam edilmiş; ve Müslüman kitleler ise hep sindirilmişti.

Evet, 1979'da Şah düzenini yıkan ve Şah'ı kaçıran İslam İnkılabı Hareketi'nin lideri olan Rûhullah Humeynî de son 100 yıldaki o ideolojik kavgaların içinde, kendisine Fazlullah Nurî'yi örnek almıştı..

İran ülkesi (bir Türk Hanedanı olan) Kacar (Kaçar değil) Hanedanı'nın elindeydi ve o Hanedan'ın ordusunda Savunma Bakanı olan Rıza Han isimli bir subay, Osmanlı'nın sonunun İran'da da tekrarlanmasını isteyen İngiliz emperyalizminin planına göre 1925'lerde İran'da Kacar Hanedanı'na son veriyor ve Pehlevî Hanedanı'nı kuruyordu.. Bu Rıza Han, son Şah olan Muhammed Rıza Pehlevî'nin babası idi. Rıza Han da, Meşrutiyet yıllarından beri, 'ulemâ sınıfı' ile kendilerini 'münevver/ aydın' diye niteleyen kesimler arasındaki kültürel, psikolojik ve itikadı savaşta, ulemâ sınıfına göz açtırılmamasını isteyen mâlum tarafta idi. Ama, Şiî Müslüman halk, dinini, rejime bağlı olmayan medreselerdeki ulemâ sınıfından öğrenmeye çalışıyordu..

1960'lı yıllarda, Şah M. Rıza Pehlevî 'İnkılab-ı Sefid' (Ak Devrim) adını verdiği bir sosyal değişikliğe gitmiş ve ulemâ sınıfını daha bir susturmaya çalışmıştı. Ve amma, bu devrim geri tepmiş ve 4-5 Haziran 1964 (İran takviminde Ponzdeh (15) Khordad) tarihinde, halk kitleleri Şahlık rejimine karşı ayaklanmış ve yaklaşık 15 bin kişi o ayaklanmada can vermişti.. O ayaklanmaya destek verenlerden birisi de -medreseleriyle ünlü Kum şehri ulemâsından, 'Âyetullah' unvanına sahip Rûhullah Humeynî idi ve yakalanıp zindana atılmıştı..

Ancak, ulemâ sınıfından öyle yüksek mertebeli bir âlimi zindana atmak kolay değildi.. Halk kitleleri ona sahip çıkıyordu.. Bunun üzerine, Şah M. Rıza Pehlevî , Türkiye'de o sırada Başbakan olan İsmet İnönü ile anlaşıp, Rûhullah Humeynî'yi gizlice zindandan çıkarıp, Türkiye'ye gönderiyor ve Türkiye de onu, devamlı göz altında tutulacak şekilde, Bursa şehrinde Muradiye mıntıkasında bir mekâna yerleştiriyordu..

Ama, o mekân, İran'dan gelen pek çok bağlıları tarafından bir ziyaret merkezi haline getirilince, Bursa'da 11 ay kalan Humeynî, Irak'ın -Osmanlılar zamanından beri Şia medreseleriyle ünlü- Necef şehrine gönderiliyordu.. Ve oradaki medreselerde ders veren Rûhullah Humeynî bir İnkılap Lideri havasında, İslamî devlet nazariyesine ağırlık veren dersleriyle ve Şah'ı hedef alan ve Şah'ın İsrail, İngiliz ve Amerika uşağı olduğuna dair sert vaaz ve hutbeleriyle ve konuşmalarıyla tanınıyor ve bu konuşmaların ses kayıt cihazlarıyla, teyplerle İran içindeki kitlelere de etkin ve yaygın şekilde ulaştırılması üzerine, Şahlık rejimini tedbirler almaya sevk ediyordu.

1977 yılı ortalarında İran'da, Şahlık rejiminin hem İslamî ahlâkı tahrip eden uygulamaları alabildiğince teşvik etmesi ve hem de ekonomik dengesizlikler açısından halk kitleleri........

© Haksöz