menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İslam Hitabet Geleneğinde Bir Şahsiyet ve Vakâr Ölçüsü: Mehabet

32 0
05.06.2026

Arapça kökenli bir kelime olan mehabet, İslam medeniyetinin dil, edebiyat ve inanç dünyasında derin izler bırakmış; sıradan bir duygu durumunun ötesinde kul ile Yaratıcı ve kul ile rehber (Peygamber) arasındaki bağın niteliğini belirleyen anahtar kavramlardan biri olmuştur. Dini, edebi ve hitabet literatüründe bu kavram, lügat ve ıstılah (terim) anlamları bakımından müstakil bir öneme sahiptir.

Kelimenin kökeni, Arapçada "korkmak, sakınmak, saygı duymak" anlamlarına gelen "heyb" veya "havf" kökleriyle ilişkilidir. Sözlüklerde genel olarak, karşıdaki zatın büyüklüğü, kalitesi ve yüceliği karşısında hissedilen saygı dolu bir çekinme ve ürperti halini ifade eden "saygı ile karışık korku" şeklinde tanımlanır. Bu yönüyle sıradan, yırtıcı bir hayvandan veya düşmandan kaçma güdüsü doğuran ürkütücü bir korkudan (havf) bütünüyle ayrılır.

Aynı zamanda bir kişinin, mekânın veya varlığın kendisinde barındırdığı, muhatabında doğrudan saygı uyandıran vakur ve ihtişamlı duruşu, yani heybet, azamet ve ululuğu karşılar. İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab adlı eserinde kelimenin kökenini açıklarken "heybet" ve "tazim" (yüceltme) ile bağ kurarak bunu, bir kimsenin vakarı sebebiyle başkalarının kalbine bıraktığı saygınlık hissi olarak tanımlar. Şemseddin Sâmi de Kamus-ı Türkî’de kelimeyi benzer şekilde "heybet, azamet, saygı ve korku uyandıran duruş" olarak lügate geçirmiştir.

İslam dini literatüründe mehabet; Kelam, Siyer ve Tasavvuf başta olmak üzere üç temel disiplinde derinlik kazanmıştır. Siyer ve şemâil kaynaklarında mehabet, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ahlaki ve fiziksel duruşunu tarif etmek için seçilen en başat kelimedir. Buradaki anlamı; Peygamber’in nübüvvetin manevi ağırlığından kaynaklanan, yanına yaklaşan insanlarda ilk anda hayranlık, titreme ve derin bir saygı uyandıran ilahi vakardır. Tirmizî’nin Kitâbü’ş-Şemâil’inde, Hz. Ali ve Hind b. Ebî Hâle’nin naklettiği şemâil hadislerinde aynen, "O, zatı itibarıyla mehabetliydi. Kendisini ansızın gören kimseyi bir mehabet kaplardı" ifadesi geçer. Kādî İyâz da eş-Şifâ bî-Ta'rîfi Hukûki'l-Mustafâ adlı eserinde Peygamberimiz'in (s.a.v.) mehabetini genişçe işler ve sahabenin onun meclisinde başlarında kuş varmış gibi çıt çıkarmadan ve gözlerini doğrudan yüzüne dikemeden oturmaları bu mehabetin somut bir tezahürü olarak zikredilir.

Tasavvuf ve ahlak literatüründe ise mehabet, kulun kalbinin Allah’ın Celâl (sonsuz güç, azamet, büyüklük) sıfatlarının tecellisi altında kalması durumudur. Kul, Allah’ın her şeyi kuşatan yüceliğini fark ettiğinde kalbini bir titreme ve hayranlık kaplar. Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye isimli eserinde, "Heybet ve Üns" başlığı altında mehabeti, "Hakk'ın celal tecellisi esnasında kalbi istila eden gaybet ve saygı hali" olarak tanımlar ve kulun bu esnada kendi acziyetini bütünüyle idrak ettiğini belirtir. İmam Gazâlî de İhyâu Ulûmiddin’de, namaz ve diğer ibadetlerin kalbi boyutunu anlatırken mehabeti şart koşar. Ona göre mehabet, marifet (Allah'ı tanıma) ve havf (korku) unsurlarının birleşmesiyle doğar; Allah'ın........

© Haksöz