İmkânın ahlâkı
İnsan çoğu zaman sahip olmadıklarıyla değil, sahip olduklarıyla sınanır. Mahrumiyet sabrı, imkân ise sınırı öğretir. Servet, makam ve nüfuz insana yalnız daha fazla hareket alanı açmaz; kendisini başkalarından müstağni görme ihtimalini de büyütür. Kur’an’ın “Hayır! İnsan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder” ikazı tam da bu noktaya işaret eder. Tuğyan yalnız açık zulmün veya taşkınlığın adı değildir; insanın kendisini ölçünün üstünde görmeye başlamasıdır. Bu sebeple ahlâkın en zor sorusu insanın neye sahip olduğu değil, sahip olduğu şey karşısında kendisine nerede dur diyebildiğidir.
İmkân arttıkça bu sınır daha da önem kazanır. Çünkü güç yalnız yapabileceklerimizi artırmaz; yaptıklarımızı haklı gösterecek gerekçeleri de çoğaltır. İnsan her zaman değerlerini terk etmez; bazen değerlerini yeni hayatına uyacak biçimde yeniden yorumlar. Dün israf dediğine nimet, dün imtiyaz dediğine ehliyet, dün kayırma dediğine vefa diyebilir. Böylece hayatını ahlâkına göre değiştirmek yerine, ahlâkını hayatına göre yeniden tarif etmeye başlar. Asıl kırılma da burada, emanetin mülke dönüşmesiyle ortaya çıkar.
Servet bu dönüşümün en görünür alanıdır. İslam bize yalnız malı nasıl kazanacağımızı değil, onun karşısında nasıl duracağımızı da öğretir. “Bu malı helâl yoldan mı kazandım?” sorusu elbette vazgeçilmezdir; fakat tek başına yeterli değildir. Ardından daha zor bir soru gelir: “Helâl kazandığım malı istediğim gibi harcayabilir miyim?” Helâl kazanç sınırsız tüketim hakkı vermez; israfı ortadan kaldırmaz, tekâsürü meşrulaştırmaz, gösterişi fazilete dönüştürmez. “Ben kazandım, benim malım, istediğim gibi harcarım” sözü İslam’ın emanet tasavvuruna değil, mutlak mülkiyet fikrine aittir. Mesele yalnız malın nereden geldiği değil; nereye gittiği, neye dönüştüğü ve sahibini neye dönüştürdüğüdür.
Kur’an servetin insan üzerindeki etkisi kadar toplum içindeki dolaşımına da dikkat çeker. Fey mallarının dağıtımını düzenleyen Haşr sûresinde bunun gerekçesi, “İçinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın diye…” ifadesiyle açıklanır. Ayetin doğrudan bağlamı feydir; fakat ortaya koyduğu ölçü açıktır: servet ve ekonomik imkânlar dar bir çevrenin kendi arasında dolaşan kapalı bir sisteme dönüşmemelidir. Çünkü servetin belirli ellerde toplanması yalnız ekonomik eşitsizlik üretmez; zamanla nüfuzu, fırsatı ve toplumsal hareketliliği de aynı ellerde toplamaya başlar.
Böylece para ile başlayan temerküz, yalnız parayla sınırlı kalmaz. Servet çevre üretir, çevre nüfuz üretir, nüfuz yeni fırsatlara ulaşmayı kolaylaştırır, fırsatlar yeni servetler üretir. Bir müddet sonra aynı aileler, aynı çevreler ve aynı ilişki ağları yalnız malı değil, imkânı da kendi aralarında dolaştırmaya başlarlar. Çocuklara yalnız servet bırakılmaz; isim, eğitim imkânı, çevre, telefon rehberi ve önceden açılmış kapılar da bırakılır. Ekonomik sermaye sosyal sermayeye, sosyal sermaye yeniden ekonomik güce dönüşür. Böylece imtiyaz kendisini nesilden nesile yeniden üretir.
Servetin daha görünmez sonucu ise insanın........
