menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Rojava Devrimi’nden SDG’nin feshine: Bir yanılsamanın anatomisi

23 0
30.08.2026

Ortadoğu intifadalarının seyri ve bu intifadalara öncülük eden toplumsal kesimlerin motivasyonları belirginleştikçe hemen herkes bunun Suriye’ye de sirayet edeceğini, Suriye’ye sirayet ettiğinde ise Kürtlerin en ön saflarda bu mücadeleye katılacağını öngörüyordu. Çünkü bu toplumların tank ve tüfeğe göğsünü siper ederek sokaklara dökülmesine sebep olan haksızlık, adaletsizlik ve zulmün her çeşidi, Esed’in liderlik ettiği Baas rejiminde ziyadesiyle mevcuttu.

Kürtler ise bu diktatörlüğün rutin zulmüne ilave olarak Kürt kimliğinden dolayı ayrıca haksızlığa maruz kalıyordu.

Nitekim Dera’da başlayan olaylar kısa bir süre zarfında Suriye’nin tüm şehirlerine yayıldı. 2013 yılına gelindiğinde Suriye topraklarının yaklaşık üçte ikisi muhaliflerin kontrolüne geçmişti. Katliamın dozu arttıkça toplumun öfkesi de artıyordu. Toplumun bu azim ve kararlılığı karşısında büyük bir acziyet yaşayan Baas rejiminin yardımına İran ve Rusya yetişti.

İran’ın tam yetkiyle donattığı saha elemanı Kasım Süleymani’nin koordine ettiği Suriye iç savaşında şu gelişmeler yaşandı:

Birincisi, Rus uçak ve füzeleri tarafından muhaliflerin kontrolündeki şehir ve mahalleler tam bir harabeye çevrildi.

İkincisi, Suriye’ye taşınan Fatımiyun, Zeynebiyun, Haşd-i Şabi ve Hizbullah gibi Şii milisler eliyle Suriye kan gölüne çevrildi.

Bu süreçte üçüncü ve son derece önemli bir gelişme daha yaşandı: PYD, “üçüncü yol” adı altında muhalefet cephesinden ayrıldı.

Böylelikle Baas rejimi, kontrol edemediği bölgelerin bir kısmını PYD’ye bırakarak muhalefetin parçalanmasını sağlarken, PYD ise belirli bir teritoryal alan üzerinde hâkimiyet kurma fırsatı elde etmiş oldu.

Savaş koşullarının doğurduğu arızi şartların bir sonucu olarak ve bir devir-teslim havasında gerçekleşen bu teritoryal kazanım; belli kesimler tarafından “Rojava Devrimi” ismiyle ve gerçeklikten uzak bir yaklaşımla bir propaganda malzemesine dönüştürüldü.

Takip eden süreçte Suriye sahasına uzak kalmak istemeyen ABD ve Batı’nın, seküler bir güç olarak sempati besledikleri PYD’yle DAİŞ karşıtlığı üzerinden geliştirdikleri ittifak zemini, bu kazanımın kalıcı olduğu şeklindeki yanılsamayı daha da büyüttü. Böylece ABD’nin sağladığı destek ile bu desteğe yüklenen ideolojik anlam birbirini besleyen bir anlatıya dönüştü.

Öcalan’ın “özgürlükçü, demokratik, konfederatif, ekolojik ve kadın eşitlikçi toplum” modelinden mülhem bir anlayışla inşa edildiği varsayılan Rojava Devrimi, sadece Suriye’yi değil, tüm Ortadoğu’yu aydınlığa kavuşturacak ilerici bir model olduğu iddia ediliyordu.

Burada temel sorun, kiminle işbirliği yapıldığına ilave olarak, bu işbirliğinden ne beklendiğiyle ilgiliydi. ABD gibi küresel bir gücün, sahadaki taşeron ilişkilerini ilkesel sadakat zemininde yürüteceğini varsaymak, başlı başına bir yanılsamaydı.

Zira ABD’nin sahadaki taşeronlarla ilişkisi, hiçbir zaman ahlaki ya da duygusal bir bağlılığa dayanmıyor. IŞİD gardiyanlığı mukabilinde kurulan işbirliğinin kalıcı bir siyasi statüye dönüşeceğini........

© Haksöz