Evet, dünyayı biz kurtaracağız!

Evet, dünyayı biz kurtaracağız!

2025 yılını geride bıraktık. Toplumun farklı yaş ve meslek grubundan insanlar, değişik vesilelerle yeni yıla dair beklenti, umut ve heyecanlarını dile getiriyor. Bir takvim yaprağının kapanıp yenisinin açılması, çoğu zaman insanlarda yeni bir başlangıç hissi oluşturuyor. Oysa zaman, doğrusal bir süreklilik içinde akmaya devam eder; her yeni gün, bir öncekinden kopuk değil, onun doğal uzantısı ve devamıdır.

Her ne kadar yıl değişimleri, zamanın bu ontolojik yapısına dair gerçekliği değiştirmese de insanın ve toplumların kendilerini yeniden gözden geçirmeleri, muhasebe yapmaları ve yön tayin etmeleri açısından böyle muayyen zamanlar bütünüyle anlamsız da değildir.

Geleceğe ilişkin beklenti, umut ve heyecanlar; ancak müminin tevhid merkezli prizmasından süzüldüğünde, parçalı ve dağınık arzular olmaktan çıkarak anlamlı, tutarlı ve bütünlüklü bir gelecek tasavvuruna ve sahih bir istikamete dönüşebilir. Zira rabbimiz: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (59/Haşr-18) diye buyurmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında mümin için muhasebe; yalnızca geride kalan bir zaman diliminin bilançosunu çıkarmak değil; aynı zamanda taşıdığı iman sorumluluğun, üstlendiği tarihsel şahitliğin ve içinde yaşadığı dünyaya dair sorumluluğun her daim farkında olmaktır.

Bu farkındalık, ölçüsüz, dağınık ve ayağı yere basmayan hayalciliklerin ötesine geçmeyi; toplumsal adalet, ahlaki inşa ve ümmet bilinciyle örülü uzun soluklu bir yürüyüşü zorunlu kılar. Dolayısıyla asıl muhasebemiz, önceliklerimizin, hedeflerimizin ve yürüyüş istikametimizin ne ölçüde vahyin rehberliğinde şekillendiğiyle ilgilidir. Zira mümin için bu muhasebe; yeryüzünde adaletin ikamesini ve hakikatin şahitliğinin üstlenilmesini içeren bütüncül bir kulluk bilinciyle anlam kazanır. Çünkü iman, yalnızca kalpte taşınan soyut bir inanç değil; dünyaya müdahale eden, tarihi dönüştüren ve insanlığa istikamet gösteren bir eylem çağrısıdır.

İşte bu idrak, bizi kaçınılmaz olarak şu soruyla yüzleştirir: Ne olacak bu dünyanın hali?

“Dünyayı kurtaracağız” iddiası, kimi zaman çocuksu bir iyimserliğin, kimi zaman da siyasal bir megalomaninin sembolü gibi yansıtılarak karikatürleştirilen ve itibarsızlaştırılan bir söyleme dönüştü. Oysa bu söylem, doğrudan doğruya tevhid inancının ve insanın yeryüzündeki halifeliğine dair yüklediği sorumluluğun doğal bir ifadesidir.

Kur’an, insanı yeryüzünde; adaletle hükmetmek, emaneti yüklenmek ve tarihi dönüştürmekle sorumlu bir halife olarak tanımlar. “Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur.” 6/En’am-165

Bu nedenle Müslümanlar için dünyayı kurtarmak, siyasal bir tahakküm projesi değil; zulme karşı şahitlik, adalete çağrı ve fıtratı savunma yükümlülüğüdür. Nitekim Kur’an, Müslümanları “insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmet” olarak tanımlar. (3/Âl-i İmrân-110)

Umutsuzluğa kapı aralamadan doğru bir muhasebe........

© Haksöz