menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Emanetin gölgesinde yaşamak

25 0
10.06.2026

“Kimde bir güzellik varsa bilsin ki bu ödünçtür"   ​

Bir kader rüzgârıyla bırakılıveririz yeryüzüne. İçine doğduğumuz zaman dilimi, serpilip büyüdüğümüz çevre, varlıklı yahut yoksun oluşumuz bizim tercihimiz değildir. Kulun kendini bulduğu hâl, Allah Teâlâ’nın mutlak tasarrufundadır. Sırtında bir kamburla yahut avucunda bir korla doğmayı kimse seçemez. Her doğum, ilahi takdirin satır arasına düşülmüş sessiz bir nottur. Bu yüzden varoluşun bu başlangıç çizgisinde ne yoksulluk bir kusurdur ne de zenginlik mutlak bir başarı.

Burada asıl mesele, elimizde tuttuğumuz her şeyin rengini doğru okuyabilmektir. Modern zihniyet, variyeti insanın kendi dehasına bağlayıp mülkiyeti kutsallaştırırken, berrak geleneğimiz bize çok daha dingin bir ufuk açar: Emanetin gölgesinde büyüyen kalp, sahiplik iddiasını terk eder. Bize verilenler mülkümüz değil; borç (deyn) ve emanettir.

Emanet fikrinin idrak edildiği yerde, tasarruf yetkisinden önce mutlak bir sorumluluk bilinci baş gösterir. Omuzlarımıza konan her nimet, hesabı yazılmış bir yüktür. Biliriz ki insan, sahip olduğu şeyin efendisi değil, sadece muhafızıdır. Elindeki imkânı, parayı, zekâyı yahut zamanı kendi ihtirasının yakıtı kılmak yerine, onu bir gün iade edeceğini bilerek taşır. İşte bu sorumluluk duygusu, insanın eşya ile olan ilişkisini hırstan ve acımasız bir yarıştan korur; ihtiyaç ile ihtirasın o bulanık sınırını netleştirir.

Yoksulun kapısı, çoğu zaman insanın kendi nefsine açılan kapıdır

Tam da bu noktada, ezberleri bozan muazzam bir hakikat devreye girer: Bizler fakirlere, muhtaçlara ve yoksullara doğru koştuğumuzu zannederken, aslında kendi içsel yoksunluğumuza, ruhsal çıplaklığımıza doğru koşarız. Muhtacın elinden tuttuğumuzda sadaka veren........

© Haksöz