Suriye’de ideolojik halüsinasyon ve algı fanatizmi
Olayların örtük manasını derinlikli anlatımlar üzerinden çözümleyebiliriz zira mananın doğruluğu, ona yüklediğimiz anlamın derinliğiyle doğru orantılıdır. İnsanları ikna etmenin temel saiklerinden biri, manayı çarpıtarak anlamı araçsallaştıran sosyal medya platformlarıdır. İçinde yaşadığımız toplumlarda, duygu yüklü semboller sosyal medya araçları üzerinden toplumsal dinamikleri çoğu zaman yönlendirmektedir. Bilgi–eylem tutarlılığına dayanmayan düşünsel hegemonya, toplumsal bilinci tek tip doğrular etrafında kuşatmaktadır. Bu durum, neden–sonuç ilişkisini görmezden gelen ve akıl tutulmasına varan yüzeysel bir kader okuması üretmektedir.
Eleştirel birey olma iddiası, çoğu zaman filtresiz bir hakkaniyet arayışı yerine, kulaktan dolma bilgilerin mutlak doğrular olarak kabul edilmesiyle sonuçlanmaktadır. Bu, yasal olmakla birlikte helal olmayan bir iddia biçimidir. Toplumsal ön kabullere/stereotipilere sığınılsa da çoğu zaman haber getirenin doğruluğunu ve güvenilirliğini araştırma sorumluluğundan kaçınılmaktadır. Zulüm içselleştirildiğinde, hakkaniyet ve çözümle uyuşmayan gerçeklikler, meşrulaştırıcı bir zemin olarak inşa edilmektedir. Bu meyanda, toplumsal tartışmalar artık manevi ve ruhi dünyamızın kaldıramayacağı bir vicdan körlüğüne dönüşmüştür.
İnsanlık tarihi birbirini takip eden inişli-çıkışlı kavga ve zulümlerin tarihidir. Ve en önemlisi de bu kavgada saf belirlemenin tarihidir. Son zamanlarda insan onurunu ve ahlakını zedeleyen sosyo-politik gelişmelere tanık olmaktayız. Benzeri yaşanmış öğüt niteliğinde birçok olay ve olgudan bahsedilebilir. Günümüzde Suriye meselesi özelinde yaşanan olaylar manzumesini şöyle hikâyeci bir anlatımla izah edebiliriz. Mahallenin delikanlısı, babadan kalma mirasyedi karizmasını kuşanıp sokağa çıktığında tanınmak, alkışlanmak istiyordu. Evde aynanın karşısında sırma saçlarını tararken, birkaç sokak ötede çıkan yangın umurunda değildi. Çünkü o saçlarını tarakla değil ideolojik sloganlarla, devrim masallarıyla düzeltiyordu. Mahalle yanıyordu, çocuklar ölüyordu ama onun aynası tertemizdi. Kendi çocuğu güvendeydi başkalarının çocukları ise siyasetinin yakıtıydı. Yangına su taşımadı, sadece nutuk attı. Sonra aynaya bakıp gururla gülümsedi, karizma yerindeydi, vicdan zaten gerekli değildi. Ne yazık ki coğrafyamızın mahpus kaderi tam da böyle bir metaforun tezahür biçimiydi resmen.
Yıllardır çatlağın hiç kapanmadığı bu coğrafyada savaş, yalnızca silahlarla değil aynı zamanda üretilen söylemler ve ideolojik tahakkümlerle de yürütülmekteydi. Kendini halkın temsilcisi şeklinde nitelendiren bir örgüt, bu tarifi bir kimlik ifadesi olmaktan öte bir kalkan gibi kullanarak varlığını meşrulaştırıyordu. Söyleminde hakkaniyet demagojisi vardı ancak pratikte ise güç birikimi, alan hâkimiyeti ve ideolojik tahkimat öne çıkıyordu. Aslında temsil iddiası ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafe başından itibaren vardı. Nitekim sivil halkın gerçek talepleri ve ihtiyaçları hiçbir zaman merkeze alınmadı, örgütsel çıkarlar ise temel hedef olarak benimsendi. Böylece tahakkümün en görünmez cephesi, silahların değil, anlamların çarpıtıldığı bu alan oldu.
Buna verilebilecek en çarpıcı örnek Gazze’dir. Asırlardır süren bir zulmün, benzeri görülmemiş bir soykırımın ve insanlık hafızasının bile taşımakta zorlandığı binlerce çocuk katliamının yaşandığı bu savaşta, yalnızca sessizlik değil dahası bu vahşetin gerekçelerinin savunulabilmesi karşısında duyulan kayıtsızlık, ideolojik körlüğün nasıl olup da vicdanları susturan bir toplumsal koroya dönüştüğünü acı biçimde göstermektedir. Ne yazık ki vicdan pusulasının Siyonizm düşüncesiyle yön buluyor olması abartılı bir serzeniş değil yaşanan söylemsel kırılmanın acı bir tespitidir. Sürecin ilk aşamasında Hamas’ı merkeze alan suçlayıcı bir dil inşa edilmiş, devamında Gazze meselesi pragmatist ve pesimist bir çerçeveye hapsedilmiştir. Böylece zulmün kendisi değil, zulmün gerekçeleri tartışılır hâle getirilmiş, bu tartışmalar vicdan ve adaletin rehberliğinden koparılarak ideolojik konforun pusulasına teslim edilmiştir.
Sürecin parça–bütün ilişkisini, yani siyak ve sibakını okuma ihtiyacı dahi hissetmeyen bir zihinle karşı karşıyayız. Hayvan hakları için hassasiyet gösterip binlerce çocuğun acısını göz ardı eden bu yaklaşım, vicdanı ilkesel olmaktan çıkarıp seçici bir duyarlılığa indirgemektedir. Tartışmalar, karamsar bir kötülüğün gölgesinde ırk ve etnik kimlik merkezli dar kalıplarla izah edilmekte yetmezmiş gibi Gazze’nin sesi olmak için sokaklara çıkan onurlu kitlelerle alay edilmiştir. Bu vicdanlı duruşu sergileyenler, ideolojik kaygılarla örülmüş tahakküm söylemlerini savunmamakla suçlanmış, fiilî güç yetmediğinde ise sözle nefret üretme ve kusma ritüeli adeta sistematik bir ayine dönüştürülmüştür.
Suriye’de ve Gazze’de Müslümanları “Siyasal İslamcılık” Etiketiyle Yaftalamak, İdeolojik Günahlara Perde Olur mu?
Elbette ideolojik fanatizmin sözde haklılığını ispatlayabilmek için içeriği boşaltılmış çeşitli argümanlar gerekliydi. Mananın derinliğini araştırma zahmetine girmeyen yığınlara bu ideolojik saplantılar bir karışım haline getirildi, allandı, pullandı ve hazır lokma olarak sunuldu. Bu bağlamda en sık ve en art niyetli biçimde kullanılan kavram ise İslamcılıktı. Nitekim siyasal İslamcı etiketi kin ve öfkeyi politik bir zemine taşıma, her türlü iyi ve Salih ameli dışlama ve İslam’a dair olup kendi habis gönül dünyalarına uymayanlara nefret kusabilmenin örtülü bir paravanı olarak işlev gördü. Oysaki İslamcılara dair kendi zihin dünyalarının üretip hikayeleştirdikleri bütün meselelerin ne İslam’la ne de İslamcılarla gerçek bir ilgisi vardı.
Buna verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri, Kur’an’dan tek bir ayetle sahici bir temas dahi kurmamış buna rağmen meselelere kendi hedonist çerçevesinden bakan kişilerin -imam hatiplilerin gelişim, kazanım ve toplumsal etkileri üzerine uzmanlaşmış........
