Bir ithamın gölgesinde: Düşünce, adalet ve insan |
Bazı kelimeler vardır, söylendikleri yerde yalnızca bir anlam bırakmazlar; insanın üzerine kapanan bir kapıya dönüşürler. Söylendikten sonra artık ne öncesi hatırlanır ne sonrasına bakılır. İnsanın yıllar içerisinde inşa ettiği hayat, ortaya koyduğu düşünce, kaleme aldığı eserler, kurduğu ilişkiler ve nihayet bütün bir şahsiyeti, o kelimenin karanlığında kaybolmaya başlar. Terörist, hain, örgüt mensubu... Her biri bir insanın hayatına sığmayacak kadar ağır, fakat kimi zaman bir insanı mahkûm etmeye yetecek kadar kolay telaffuz edilen kelimeler.
Son dönemlerde Kul Sadi Yüksel, Halis Bayancuk ve Mehmet Emin Akın gibi isimler etrafında gündeme gelen terör ve örgüt ithamlarını da biraz bu zaviyeden okumak gerekiyor. Elbette herhangi bir soruşturmanın hukuki mahiyetini dosyasını bilmeden değerlendirmek mümkün değildir. Ancak insanın zihninde ister istemez bazı sorular beliriyor: Bir düşünürün sahip olduğu dinî kanaatler, kullandığı kavramlar yahut mevcut siyasal ve toplumsal düzene yönelttiği eleştiriler hangi noktada suçun deliline dönüşebilir? İnsanın düşüncesi ile eylemi arasındaki sınır ne zaman ortadan kalkar? Birilerini anlamak için kullanılan kavramlar, nasıl olur da onları mahkûm etmenin aracına dönüşür?
Mehmet Emin Akın'ın geçmişte yaşadığı gözaltı süreçleri, Halis Bayancuk ve Kul Sadi Yüksel'in de içinde anıldığı Selefilik tartışmaları ve bu isimler etrafında oluşturulan güvenlikçi değerlendirmeler, meselenin yalnızca birkaç şahısla sınırlı olmadığını gösteriyor. Burada tartışmamız gereken asıl mesele, insanların belirli dinî ve siyasal görüşleri nedeniyle ne ölçüde şüpheli kabul edilebildikleridir.
Halis Bayancuk’un, Kul Sadi Yüksel'in veya Mehmet Emin Akın'ın bütün görüşlerine katılmak zorunda değiliz. Onların bazı fikirlerini sorunlu bulabilir, İslam düşüncesini yorumlama biçimlerini eleştirebilir, dinî ve siyasal meselelerde kendilerinden oldukça farklı noktalarda durabiliriz. Fakat bir insanın fikirlerine katılmamak başka, onu fikirlerinden dolayı bir terör örgütüyle ilişkilendirmek bambaşka bir şeydir. Bu ikisi arasındaki mesafeyi kaybettiğimizde yalnızca düşünce özgürlüğünü değil, adalet duygumuzu da kaybetmeye başlarız.
Burada özellikle üzerinde durulması gereken husus, İslam düşüncesinin kendi içerisindeki farklılıkların yeterince bilinmemesidir. Selefilik, tevhid, hâkimiyet, tağut, tekfir ve cihad gibi kavramların hangi tarihsel şartlarda ortaya çıktığı, farklı ekoller tarafından nasıl yorumlandığı ve modern İslami hareketlerin düşünce dünyasında ne şekilde karşılık bulduğu bilinmeden yapılacak değerlendirmeler kaçınılmaz olarak eksik kalacaktır. Zira aynı kelimeleri kullanmak, aynı düşünceye sahip olmak demek değildir. Hele hele aynı örgüte mensup olmak hiç değildir.
İslam düşünce tarihinde aynı nasslardan birbirinden oldukça farklı sonuçlara ulaşan âlimlerin, ekollerin ve hareketlerin bulunduğunu biliyoruz. Kelam, fıkıh ve siyaset........