Güneşli bir ekim günüydü…

Günümüzde her Müslüman şunun kabulüyle doğarak hayata başlıyor: Dünya, Müslüman için çeşitli tahakküm araçlarıyla güçlendirilerek hapishaneye dönüştürülmüş bir şeydir. Dünyanın "şeyliği" sadece modern tasallutun gücünden de kaynaklanmıyor. Bu, panoptikon misali iş görerek insanı iç yıkıma uğratmayı amaçlayan, tanımlaması güç bir şey. Üstelik dünya hiçbir zaman Müslüman zihninde murat edilen bir arzu nesnesi de olmadı. Netice olarak “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin de cennetidir.” (Müslim, Zühd 1) Yine de maruz bırakıldığımız bu kuşatmayı her Müslüman, farklı seviyelerde de olsa bir şekilde hissediyor.

İş yerinde, okulda, sokakta hep fiziki varoluşuna ters bir "olmamışlığın", orada bulunmak ama oraya ait ol(a)mamanın, -mış gibi yaparak hayatı idame ettirmenin, yakınlıkların bile eminlikten uzak, tekinsiz olduğu; özetle varlığımızın delice istediği o itminan hissinden giderek daha fazla uzaklaştığımız buhran her şeye baskın geliyor.

Hâlihazırda deneyimlediğimiz buhran hali kısa vadede ortadan kalkacağa da benzemiyor. Zira şuan tasallutun kendisini ve araçlarını ortadan kaldırmaya yetecek bir gücümüz olmadığı aşikâr. Ancak bu bizim için yeni bir durum değil. Azımsanamayacak kadar uzun bir süredir Müslümanlar dünyada bir şekilde ötekileştirilip düşmanlaştırılıyor. Yanlış anlaşılmasın; mevcut halin bedbahtlığının farkında olmak demek, karamsarlığı karakter haline getireceğimiz anlamına gelmiyor. Gerçekten boğucu bir atmosfer içerisindeyiz. Şairin dediği gibi “özümün kalmadı sabr-u kararı” ancak ben belki de beklenmedik bir şekilde ümitvarım…

“Var olan gerçeklik insanların derinlere sinmiş inançlarıyla örtüşmediği zaman, insanlar gerçekleri kendi inançlarına uydururlar. Akla hayale sığmayacak durumları bazı........

© Haksöz