Mutsuzluğumuzun 20 kışı
Yaşlanma belirtisi olarak sanki bir işarete daha ihtiyacımız varmış gibi bir bilgi paylaşayım: Geçen ay Twitter’ın kuruluşunun 20. yılıydı. Twitter kurucuları ilk paylaşımlarını 21 Mart 2006’da yaptı, aynı senenin yaz aylarındaysa platform genel kullanıcılara açıldı. Ben de pek çoğumuz gibi 2009’da kullanmış olmaya başlamalıyım. O günlerde bu mecranın ne işe yaradığını çözmeye çalışıyordum. Herhalde hiçbirimiz 20 yıl boyunca hayatımızın tam merkezinde yer alacağını öngörmüyordu.
Twitter kurucuları dahil. Nick Bilton’ın 2013 tarihli “Hatching Twitter” kitabında aktardığı gibi San Francisco’daki genel merkezde bile bu platformun ne işe yaradığı konusunda her kafadan ayrı bir ses çıkmış. Bir kesim 2009’da İran’daki protestolar sırasındaki yaygın kullanımdan yola çıkarak Twitter’ın bir demokratik organizasyon mecrası olabileceğini savunmuş. Çoğumuz da Twitter’ın gücünü ilk kez İranlı gençler ayaklandığında fark etmiştik zaten. Arap Baharı, sonradan da Gezi protestoları sırasında da Twitter benzer bir rol oynadı. Ancak geldiğimiz noktada Twitter’ın demokrasiyi geliştirmektense öldürdüğünü iddia etmek daha doğru olmalı. Son 20 yıldır defalarca denenip sağlaması yapılan hipotez bu.
Bilindiği gibi Twitter’ın resmi adı epeydir X ama 20 senenin hafızası kolay silinmiyor, hala çoğumuz Twitter diyoruz ve “tweet” atıyoruz. Ancak ilk yıllarına oranla içerikte çok ciddi bir değişim olduğu da ortada.
Kendi yaşadıklarım başkalarının tecrübesiyle de paralel olmalı. Bir arkadaşım bana “microblogging sitesi” olarak Twitter’ı anlattığında meraktan şöyle bir baktım ve baktığım gibi kaçtım. İstanbul’da İngilizce paylaşım yapan bir kullanıcı ofisten çıktığını ve Üsküdar vapurunu yakalamaya çalıştığını 140 karaktere sığan cümlelerle açıklamaya çalışıyordu. 140 karakter bir zamanlar SMS’lerdeki sınırdı, Twitter da kısa mesajların kamusal alanda paylaşıldığı bir mecrayı andırıyordu.
Kullanıcı ucu ucuna ama “finally” Üsküdar vapuruna yetiştiğinde ben de bu bilgiyi öğrenmeye neden bizim ihtiyacımız olduğunu merak ediyordum. Bu merak çok kısa sürdü ve Twitter beni de “Şimdi burada ne yapacağız,” benzeri bir ilk paylaşımla içine çekiverdi. Çok kısa sürede benim bu gibi gündelik paylaşımlarımı takip etmeye meraklı binlerce kişi olduğunu fark ettim. Ben de herkes gibi meydanı boş buldum ve Twitter’ı Hyde Park’taki serbest kürsü gibi kullanmaya başladım.
Bir zamanlar dutluktu; sahiden ama. Twitter’ın ilk zamanları pek çok ünlünün kendi aralarında yazıştığı, ünlü olmayanlarınsa ünlü insanların dünyasına kolaylıkla tanık edebildiği bir kamusal alan denemesiydi. İçlerinde sadece ünlü insanları olduğu bir tür hayali topluluktu ilk dönem Twitter’ı. Kısa süre içinde en büyük hasarı da ünlü algısına verdi ama.
Bu kamusal alan Habermas’ın tahayyül ettiği gibi herkese açık gibi görünüyordu ama aslında hiyerarşik ve engellerle doluydu. Bir kere insanın bu kamusal alanda yer alabilmesi için fiziksel bir aygıtının olması şarttı, dahası bir hesap açması gerekiyordu. İçeriye girdikten sonra bile odalar, odaların içinde ayrıcalıklı başka odalar vardı. Ünlüler birbirleriyle konuşuyor, birileri de dışarıdan izliyordu.
Ancak bu hiyerarşi bile ünlülerin dokunulmazlığını, erişilmezliğini ortadan kaldırmaya yetti. Şöhretler bir anda laf sokulabilir bir seviyeye indirildiler. Eskiden arada maddi bariyerler vardı: sinemaya gitmek, dergi almak, albümlerini dinlemek gerekiyordu, şimdi bir tık ödeye geldiler. Asitmetrik olması gereken ilişki adeta eşitlendi, sıradan insan için masalsı bir kahraman olması gereken şöhretler büyüsünü kaybetti. Ünlülerin mantık, harf hataları kadar laf yarışına dalmaları, oltaya gelmeleri de kendi mitolojilerini olumsuz yönde etkiledi.
Eskiden şöhretli biriyle karşılaşmak bir ömür boyu anlatılacak, nesilden nesle aktarılacak, hatta insanın kalp atışlarını aksattıracak bir tecrübeydi. Çoktandır şöhret mitosu yok, şöhret kültü neredeyse yok oldu.
Twitter’ın topluma sunduğu bir başka yanılsama da sosyal medyadaki ortamın, cemiyetin, topluluğun gerçek hayatta da bir karşılığının olduğunun düşünülmesiydi. Türkiye adına örnek verecek olursam: Twitter’daki kamuoyu yoklamaları gerçek olsa Atatürk düşmanı olduğu iddia edilen bir babanın oğlu Ekmek İçin Bey şu anda Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in başında, İstanbul’u Mustafa Sarıgül yönetiyor ve mevcut iktidar da 2009’dan beri her seçimde çok zorlanıyordu. Türkiye’de “Doktorundan duydum,” veya “Ameliyatı yapan doktor bizim arkadaşın arkadaşı,” diye yalan saçan kaç milyon kullanıcı var, gerçekten merak ediyorum.
JP Morgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon’ın güzel bir lafı var: Bir hamamböceği başka hamamböceklerinin de olduğunun işaretidir, der. Twitter’ı kısa sürede hamamböcekleri bastı ve aklı başındaki pek çok kişi bu mecrayı terk etti.
Başlarda yazı-çizi işleriyle hiç ilgisi olmayan pek çok beyni de bu mecra sayesinde keşfettim. İyi üniversitelerde okuyan, ciddi işler yapan, düşük profilli kalan bu parıltılı beyinlerin hemen hiçbiri artık sosyal medyada yok. Abartılı davranış biçimleri, sistematik linç ve organize aptallık Twitter’a hakim olmaya başlayınca onlar da atlarına binip uzaklara gittiler. Ya da sustular.
Benim bırakmama sebeplerimden en önemlisi Türkiye’nin yavaş yavaş nasıl kafayı yediğini görmekten vazgeçememe merakım. Gün geliyor bir hamburgerci linçleniyor, gün geliyor bir şarkıcı.
Normal şartlarda Twitter linçlerinin hayatta hiçbir karşılığının olmaması gerekiyor. Ama epey bir süredir otorite de sosyal medyayı gerçek hayat zannetmeye başladı, zaman zaman yargı aparatları bu paylaşımlara göre devreye sokuluyor. Birini hedef göstermek, haksız yere parmaklıkların arkasına sokmak ya da bütün itibarını yok etmek artık hiç olmadığı kadar kolay. Gerçekten toplumsal bir tepki olması da gerekmiyor bu linç için, algoritmayı manipüle etmek yeterli. Yeter ki karşıda kolaylıkla aldanılacak bir muhatap bulunsun.
Hedef bazen masa bulamadığınız bir lokanta, pahalı bulduğunuz bir hesap ya da gözünün üzerinde kaşı olduğu için ölmesini emrettiğiniz herhangi biri olabilir. Hepimiz bir sabah kendimizi toplu bir linçin hedefi olarak bulabiliriz, çoğu zaman da bu hazırlıksız ve korunaksız. Kim bilir kaç kişi patronları sosyal medya paylaşımlarını fazla ciddiye aldığı için işinden olmak zorunda kaldı.
Twitter’ın, ya da diğer sosyal medya platformlarının, en cazip tarafı adı üstünde “sanal alem” olmalarıydı. Otorite uzun süre sosyal medya paylaşımlarına karşı ne yapacağını bilemedi, tıpkı anarşik bir sonsuz mecra olarak doğan İnternet’e nasıl tepki vereceğini bilemediği gibi. Bu yüzden artık kullanılmayan “sanal alem” lafı çıkmıştı, gerçek alemden ayırmak için. Kanunlar da henüz o zamanlar paralel evren gibi görünen bu mecraları kapsamıyordu. Ama kısa sürede nasıl İnternet artık gerçek hayatın bir parçası olduysa kanun koyucuların gözünde sanal ve reel alem arasındaki fark da ortada kayboldu.
Bir başka deyişle sosyal medyanın da bir bedeli olduğunu anladık. Açılan davalar, mahkeme celpleri, ihtarlar, tutuklamalar…
Twitter’ın 20. yılı vesilesiyle ben de kendi kendime neden, birkaç seneyle sınırlı da olsa, bir ara sosyal medyaya yazma ihtiyacı hissettiğimi sorguladım. 30 yıldır yazı yazıyorum, 30 yıldır hayatımı sadece yazıdan kazanıyorum ve hemen her dönem bir şekidle kendimi ifade edebilecek bir mecra bulabildim. Bir kurumun çatısı altında kendimi ifade edemediğim anlar da elbette oldu, ama zamanı geldiğinde biriktirdiğim bütün sözleri söyleyebildim.
Buna rağmen, aktif olarak yazacak mecram olduğu halde, satırlarımı önce Ekşi Sözlük’e, sonra da Twitter’a ödünç verdim. Yıllarca. Düşündüğümde bunu kuşaksal bir ilgiye bağlıyorum. Zira ben İnternet’in önce olmadığı ve sonradan olduğu son kuşağın üyesiyim. Dolayısıyla bu teknolojik yenilik ilgimi çekiyor, merakımı cezbediyor ve beni kendisine çekiyordu. O zamanlar bile emeğimi karşılıksız bu platformlara harcarken motivasyonumu merak ediyordum ama.
Sanırım bir nedeni kolay tatmindi. Bir gazete yazısının aksine sosyal medya paylaşımına tepki anında geliyor. Alkışı ve küfrü anında hissediyorsunuz. Bir diğer nedeni de bu paylaşımları bir görev gibi yapmamamdı. İstediğimi, istediğim an, istediğim şekilde yazabilme rahatlığı.
Kendi kendine, kendi istediğin gibi yazmanın, ama en önemlisi bir bedel ödemeyecekmiş gibi yazmanın, tıpkı böyle yaşamak gibi, cezbedici bir tarafı var. Ancak serbest piyasa kuralları sanal alemde de kısa sürede geçerli olmaya başladı, kötü paranın iyi parayı kovması gibi parıltılı beyinler kısa sürede kaçıverdi.
90’ların sonunda Ekşi Sözlük’te benzer bir süreç yaşandı. Amerika’da üniversite okuyan çok parlak beyinler yemek, kitap, müzik, siyaset konularında halihazırdaki geleneksel kaynaklardan (gazete yazarları örneğin) belirgin bir şekilde ayrılan, daha üstün bakış açıları sunardı sözlük sayfalarında. Hemen her biri Türkiye ortalamasının çok daha ilerisinde olduğundan bildiklerini başkalarıyla paylaşmanın adeta bir sorumluluk olduğu bilinciyle aydınlatmak, öğretmek, kendi öğrendiğini başkalarına aktarmanın lezzeti için yazarlardı. Bu süreç en fazla iki sene sürmüştür herhalde, çünkü eski sözlükçülerin bildiği gibi o insanlar kısa süre kendi kendilerini imha ettiler ve bir daha geri dönmemek uğruna sözlüğü terk ettiler. Yerine bugün Twitter’da gündelik söylemi domine eden tipte ortalama provokatörler geldi.
ÜZERİNE PARA VEREREK YAZMAK
Twitter’daki ortalama bir gündelik tartışmanın hemen her zaman vardığı nokta “Hırsızın hiç mi suçu yok” oluyor. Kurban suçlayıcılığı, önceleri komik gelen ama artık tadı kaçan her durumdan mizah yaratma zorlaması, ama en tehlikelisi de yalanın sistematikleştiği bir mecra artık Twitter. Algoritma da en abartılı yorumları önümüze getirince—üstelik rızamızın dışında—bu karanlıktan kaçmak mümkün olmuyor.
Bugünkü haliyle Twitter’da paylaşım yapmayı, hatta üzerine para verip mavi tık alıp daha fazla yazı yazma arzusunu algılayamıyorum. Aralarında bizzat tanıdığım ve sevdiğim insanlar da var ama yüzlerine söylediğimi burada da tekrar edebilirim. Benim algıma göre mavi tık: “Benim görüşlerim o kadar değersiz ki hiçbir yerde yazdırmıyorlar, T24’te bile yazdırmıyorlar, o yüzden dünyanın en zengin insanları Elon Musk’a para vererek son derece kıymetsiz görüşlerimi aktarmaya mecbur hissediyorum.”
Sabancı Üniversitesi gibi prestijli bir eğitim kurumunun akademisyenleri bile bu tuzağa düşüyor, akademik araştırmaya ayıracakları vakitleri sosyal medyada laf yetiştirmeye harcıyorlar. Dün hayatını kaybeden Yalçın Küçük bir zamanlar “Ün ilkellerin ve gece kondu kızlarının tutkusudur,” demişti. Bugün sosyal medya özelinde bu cümledeki gecekondu kızlarını bazı öğretim üyeleriyle değiştirebiliriz.
Bu söylediklerime Twitter’ın (X’in) özgür bir platform olduğunu, ana akımın kendilerini susturduğu için buralarda yazmaya mecbur kaldıklarını söyleyenler çıkacaktır. Bu çok uzun bir tartışma ama sosyal medyanın özgür olduğu yine sosyal medyanın yarattığı bir yalan. Algoritmanın esirisiniz. Bir trafik dağıtım şebekesi olarak bile sosyal medya giderek etkisini yitirmeye başladı, zira yıllardır savunduğum “mağazaya gelen müşteri”nin ne kadar kıymetli olduğu yeniden anlaşılmaya başlandı. Biri sizi okumak için özel olarak gününden bir parçayı ayırıyor, yazdığınız yeri buluyorsa daha kıymetlidir. Tıpkı itirazını ve tepkisini muhatabına doğrudan iletenler gibi.
Bugün, ironik bir biçimde, bir mekana giderken Google eleştirilerinde bir yıldız verilen yorumları okuyorum ve hemen her seferinde “Tamam burası gidilecek yer,” diyorum ve hiç yanılmıyorum. Hangi aklı başında insan vaktini sosyal medyada ona buna laf çakmaya harcar?
Gazeteciliğe ilk başladığımda iyi yöneticilerin yollanan okur mektuplarını teker teker okuduklarını, değerlendirdiklerine tanıklık etmiştim. Yazan kişi çoğu zaman tepkisinin karşılıksız kaldığını düşünür, ama sözü illaki bir yere varır, kaydedilir. Ancak o zamanlar bile nitelik farkı çok belirgindi. Mesela Adnancılar ve FETÖ’cüler farklı imzalarla benzer metinleri kendi müritlerine imzalatıp medya kuruluşlarını faks yağmuruna tutardı. Ama iyi bir yönetici kimin nitelikli bir eleştiri getirdiğini, kiminse bir propaganda taktiği yürüttüğünü hemen ayırt edebilirdi.
Haklı bir itiraz ya da öfke kendisini satırlarda belli eder. Sonuçta okuryazarlık işinde çalışıyoruz, ayırt edebilmek görevimiz. Korkum bugün bu farkın ortadan kaybolması.
Türkiye özelinde söylüyorum, bugün kendilerinin gazeteci olduğunu iddia eden milyon takipçili sosyal medya hesapları 90’ların, o zamanlar bile çok matah olmayan, medya plazalarının kapısından çaycı olarak bile giremezdi. Twitter’ın son 20 yıllık özeti biraz da bu olsa gerek.
Ya da 20 sene önceki dünyanın durumu ve kendi hayatımızla bugünkü dünyanın durumu ve kendi hayatımızı kıyaslayabiliriz. Bugünden daha memnun olan varsa, hiç tutmayayım, Twitter’da yaşamaya devam etsinler. Onlara nice 20 yıllara.
