Daha iyi arabaya binmek, daha yeni telefon alabilmek, daha çok konsere gidebilmek gibi süfli heveslerle başka bir ülkeye taşındığımdan beri Türkiye’de en uzun süre kesintisiz bu yaz kaldım. Gelmeden önce dışarıdan bakan pek çokları gibi rakamlar, sosyal medya, köşe yazıları üzerinden okuma yaptığımda karşımda batmış bir ülke bulacağımdan emindim. Bu aynı zamanda Erdoğan devrinin kapandığı, muhalefetin seçimi kesin olarak kazandığı bir Türkiye demekti. Astronomik döviz kuru, enflasyon, yoksulluk sınırının giderek daha yukarıya çıkmasının başka bir açıklaması olamazdı.

Beş ay önce de İstanbul’dayım, o zamandan bu zamana işler çok daha kötüleşmiş olmalıydı. Yola çıkmadan önce telefonda konuştuğum bir meslektaşıma “Ülke çökmüş durumda galiba,” dedim. O da karşılığında “O kadar emin değilim,” dedi, şaşırttı. “En iyisi gel kendi gözünle gör.”

Öyle de yaptım. Bir buçuk ay sonra dönüş yolunda ben de o kadar emin değilim. En çok da en merak edilen sorunun yanıtını bilmiyorum: Erdoğan gidici mi? Bence henüz değil. Giderek birçok kişinin de benim gibi düşündüğünü fark ediyorum.

BİR: Türkiye sanıldığı gibi batmadı

Muazzam pahalı, gelir uçurumun daha da büyüdüğü, ev kiralamanın, tatile çıkmanın, otomobil kiralamanın, hatta faturaları bile ödemenin giderek zorlaştığı bir ülke artık Türkiye. Ancak “Millet aç!” diye koparılan fırtınadan eser yok. Dahası, Türkiye aile yapısı, gelenek ve görenekleri itibarıyla insanların aç olsa da sokağa düştüğü bir yer değil. Evler birleştirilir, bir tencere yemek pişer, paylaşılır vs.

Düzenli geliri olanlar içinse hayat pahalı olmasına rağmen devam ediyor. Bütün uçaklar dolu, trafik ilerlemiyor, restoranlarda yer bulunmuyor, otel fiyatları rekor düzeyde. Bir Cumartesi gecesi Arapların veya diğer turistlerin olmadığı Kadıköy’e çıkın.

Bu yaz durmadan birileri evlendi, şaşalı düğünler yapıldı. Zenginler daha da zenginleşti, hatta daha fazla yeni zengin sınıfı oluştu: Bodrum’da tekneyi demirleyecek yer bulmak mümkün değildi. Gayrimenkule yatırım yapan orta-üst sınıf kazandı: Hiç kimse aldığı kirayı yüzde 25 artırmadı, herkes üst sınıra rağmen daha fazla kira geliri elde etmeye başladı.

Bunlar benim içlerinde yaşadığım bin kişilik sınırlı bir dünyaya bakarak yaptığım gözlemler de değil. Ekonomik çark işliyor, hayat devam ediyor. Bakkalda, markette her ürün bulunuyor. Ekmek de var, un da, şeker de, en pahalı tekila da. Bir kıtlık söz konusu değil. Bazı ürünler, evet, çok pahalı, ama raflarda mevcut. İnsanlar işlerine gidiyor, fabrikalar kapanmıyor. En önemlisi üretim sürüyor. Rakamlara dalmıyorum; belki anlattıklarım yüzeysel de görünebilir. Ama muhalif mahallenin sürekli “Battı, çöktü,” dediği Türkiye bu tanımın evrensel kriterlerine uymuyor. Hatta çökmemeye direniyor bile denebilir. Çöken devlet temel hizmetleri aksatmaya başlar; hastaneler hasta bakamaz, okullar eğitim veremez, devlet güvenliği sağlayamaz, bankalar iflas eder vs. Bütün bunlar olmuyor.

İKİ: Seçim süreci 17-25 Aralık’ı andırıyor

O dönem telefon kayıtları, yolsuzluk iddialarıyla Erdoğan siyasi hayatının en büyük tehdidi / komplosuyla karşı karşıyaydı. Hiçbir siyasi taktik kitabına göre bu krizden çıkması mümkün değildi. Önce İstanbul ve Ankara, sonra da iktidarın kaybedilmesi kaçınılmazdı. Dış dünyanın beklentisi de bu yöndeydi, içeriden dışarıya yansıyan görüntü de. Tıpkı bugün gibi “Erdoğan kesin gidici,” yorumları yapılıyordu. O sıralar Türk basınında yazmıyordum, New Republic için haber hazırlamış, birkaç kişiyle görüşmüş ve bu işin o kadar kolay olmayacağını anlamıştım. Seçimleri takip etmek için İstanbul’a geldiğimde de muhalif mahalle bozguna uğradı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nda, sonra Muharrem İnce'de olduğu gibi. Ve hiç ders alınmadı.

Bugünkü seçim atmosferi de o dönemi epey andırıyor. Gerek muhalefet partileri gerekse muhalif basın muazzam bir atalet içinde. 17-25 aralıkta bir suç örgütünün sızdırdığı telefon kayıtlarıyla seçimin kazanılacağı tahmin ediliyordu, şimdi bir suç örgütü liderinin tweet ve video’larına bel bağlanıyor. “Seçime iki ay kala,” gibi 17/25 Aralık benzeri söylemlerle beklentiler boşu boşuna yükseltiliyor. Özellikle de Kemal Kılıçdaroğlu tamamen bu ortamla, kendisi hiçbir şey yapmadan, mecburen seçeneksizlikten kazanabileceğini düşünüyor.

Türk insanı pratiktir halbuki, her zaman bir başka seçeneği vardır. En kötüsü, bilindik limana sığınır.

ÜÇ: Yabancı yatırımcı ve Washington kararını verdi

Bir süredir “Erdoğan gidince,” diye söze başlayan yabancı yatırımcılar epey bir süredir suskun. Planlarını önümüzdeki sene gelecek yeni bir iktidara göre yapıyorlardı, ancak artık emin değiller. Yabancı yatırımcıdan kastım Batı tabii ki. Türkiye’nin kendilerine daha fazla ihtiyacı olacağından eminlerdi, ancak Ukrayna krizini fırsata döndüren Erdoğan planları alt-üst etti. Türkiye’nin Putin’den daha fazla para alabileceği finans çevrelerince konuşuluyor. Körfez ülkeleriyle yeniden başlayan ilişkiler de Erdoğan’ın yeniden seçilebilme ihtimali üzerine kurulu. Açık açık “İlişkileri neden yeniden başlattık, çünkü kazanacağını gördük,” diyen diplomatlar var.

Washington da giderek “Erdoğan gidince,” demekten vazgeçmeye başladı. Amerikalılara göre rüzgarın dönmesinin en önemli nedeni Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhalefetin adayı olma ısrarı. Amerikalılar her zaman haklı çıkmaz elbette, ama bu sefer imkansız bir ihtimalin peşinden gitmek de istemiyorlar.

Kılıçdaroğlu’nun önümüzdeki haftalarda Washington’a gelme planı vardı, bu ziyaretin olup olmayacağı çok az zaman kalmasına rağmen hala belli değil. Gelirse ne vaat edecek, kendisini nasıl ciddi bir alternatif olarak sunacak o da muamma zaten. Ekrem İmamoğlu ya da bir başka adayın çıkmayacağından da emin Washington.

Amerikalılar bildikleri ata oynamaya devam edecekler. Dahası Rusya ve Batı çatışmasında Erdoğan’ın usta cambazlık manevralarıyla krizi lehine çevirdiğini, ABD’yi uzaklaştırmadığını da vurguluyor siyasi çevreler. “ABD kesin Erdoğan’ın üzerini çizdi,” diye hayal kuranlara duyurulur.

DÖRT: HDP bir bagaja dönüşebilir

Türkiye’de AK Parti çevreleri de cumhurbaşkanlığı seçimini Erdoğan’ın kazanacağını ama parlamento çoğunluğunu kaybedeceğini dillendiriyor. İki sene sonra yeniden seçim olası, diyenler de var. HDP’ye yakın kaynaklardan öğrendiğime göre parti desteğini Kemal Kılıçdaroğlu’na verecek ve seçimi kazanmasında etkin rol oynayacak. (Gönülden geçen İmamoğlu. Kılıçdaroğlu mecburen. Mansur Yavaş ya da Meral Akşener ihtimali dahi söz konusu değil.) Ancak dün Fatih Altaylı’nın dikkat çektiği gibi PKK’nın veya PKK içindeki kimi hücrelerin faaliyete geçtiği “zehirli bir süreç başlıyor.” Bu durumda HDP’nin desteği faydadan çok zarar verebilir.

BEŞ: Erdoğan hayal satıyor ve alıcı buluyor

Bir de sokağın dili, beklentisi var. Erdoğan’ın hayal satma becerisini görmezden gelmemek gerek. Bir önceki seçimde muhalefet bedava kek ve çay vaadini küçümsemişti. O zamandan bu zamana kimse bedava çay ya da kek için millet kütüphanesine gitti mi, hatta kütüphane açıldı mı bilmiyorum. Ama önemli değil. Türk halkı vaat sever. Cem Uzan döner-ekmek dağıtarak ve “Mazot 1 TL olacak,” diye yüzde yedi oy topladı. Demirel’in yeniden doğuşu “iki anahtar” gibi TOKİ’nin sosyal konut projesi de alt sınıflarda heyecan yarattı.

Tek bir şahsi gözlemimi aktarayım: Haberleri düzenli takip etmediğim için bu projeyi açıklanır açıklanmaz öğrenmedim. Ama çok da uzun sürmedi. Yazın evde çalışan görevliyse çoktan ailesini örgütlemiş, nasıl başvuracağını öğrenmiş, hazırlıklara başlamıştı bile. Saatler içinde.

Alt sınıf bu vaatlere inanıyor, çünkü Erdoğan olabileceğine dair ikna edici seçenekler sunuyor. Faizlerin ısrarla düşürülmesi sayesinde insanlar ev alabiliyor, işini koruyabiliyor. Evet hayat giderek daha pahalılaşıyor, ama yüksek faizde—bugün ABD’de sonuçlarını gördüğümüz gibi—işsizlik artarken alım-satım durmuyor. Yüksek faizde insanlar borçlanamayacak, borçlanamayınca harcayamayacak, harcayamayınca söz gelimi restoranlar dolmayacak, kapanmak zorunda kalacak, orada çalışıp ev alma hayali kuran da işsiz kalacak. Oysa bu yaz Türkiye borçlanarak da olsa tatile çıktı, dışarıda balığını yedi, uçağa ya da arabaya bindi, şimdi de işine geri döndü. Hayatın kendi akışında sürmesi aksamadı. Bu açıdan iktisatçıların çoğunluğuna meydan okuyan Erdoğan’ın galiba bir bildiği var. Yakında Batı gazetelerinde Erdoğan'ın haklılığı üzerine yazılar çıkarsa şaşırmayın.

Bu model sürdürülebilir mi, emin değilim. İktisatçılar sürdürülemeyeceğini söylüyor. Ama Putin’den gelecek para ve düşük faizlerle seçime kadar vakit kazanılıyor; o zamana kadar sürdürülse yeter. Seçimin ertesi günü faizler de yükselebilir, işsizlik de artabilir. Bunlar şaşırtıcı olmaz, ama şu anda Erdoğan’ın önceliği seçimi kazanmak gibi gözüküyor. Bu uğurda da belki bir kumar oynuyor. Muhalefette belki aşta kazanır.

QOSHE - Muhalif mahalleye kötü bir haberim var - Oray Eğin
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Muhalif mahalleye kötü bir haberim var

169 38 4
29.09.2022

Daha iyi arabaya binmek, daha yeni telefon alabilmek, daha çok konsere gidebilmek gibi süfli heveslerle başka bir ülkeye taşındığımdan beri Türkiye’de en uzun süre kesintisiz bu yaz kaldım. Gelmeden önce dışarıdan bakan pek çokları gibi rakamlar, sosyal medya, köşe yazıları üzerinden okuma yaptığımda karşımda batmış bir ülke bulacağımdan emindim. Bu aynı zamanda Erdoğan devrinin kapandığı, muhalefetin seçimi kesin olarak kazandığı bir Türkiye demekti. Astronomik döviz kuru, enflasyon, yoksulluk sınırının giderek daha yukarıya çıkmasının başka bir açıklaması olamazdı.

Beş ay önce de İstanbul’dayım, o zamandan bu zamana işler çok daha kötüleşmiş olmalıydı. Yola çıkmadan önce telefonda konuştuğum bir meslektaşıma “Ülke çökmüş durumda galiba,” dedim. O da karşılığında “O kadar emin değilim,” dedi, şaşırttı. “En iyisi gel kendi gözünle gör.”

Öyle de yaptım. Bir buçuk ay sonra dönüş yolunda ben de o kadar emin değilim. En çok da en merak edilen sorunun yanıtını bilmiyorum: Erdoğan gidici mi? Bence henüz değil. Giderek birçok kişinin de benim gibi düşündüğünü fark ediyorum.

BİR: Türkiye sanıldığı gibi batmadı

Muazzam pahalı, gelir uçurumun daha da büyüdüğü, ev kiralamanın, tatile çıkmanın, otomobil kiralamanın, hatta faturaları bile ödemenin giderek zorlaştığı bir ülke artık Türkiye. Ancak “Millet aç!” diye koparılan fırtınadan eser yok. Dahası, Türkiye aile yapısı, gelenek ve görenekleri itibarıyla insanların aç olsa da sokağa düştüğü bir yer değil. Evler birleştirilir, bir tencere yemek pişer, paylaşılır vs.

Düzenli geliri olanlar içinse hayat pahalı olmasına rağmen devam ediyor. Bütün uçaklar dolu, trafik ilerlemiyor, restoranlarda yer bulunmuyor, otel fiyatları rekor düzeyde. Bir Cumartesi gecesi Arapların veya diğer turistlerin olmadığı Kadıköy’e çıkın.

Bu yaz durmadan birileri evlendi, şaşalı düğünler yapıldı. Zenginler daha da zenginleşti, hatta daha fazla yeni zengin sınıfı oluştu: Bodrum’da tekneyi demirleyecek yer bulmak mümkün değildi. Gayrimenkule yatırım yapan orta-üst sınıf kazandı: Hiç kimse aldığı kirayı yüzde 25 artırmadı, herkes üst sınıra rağmen daha fazla kira geliri elde etmeye başladı.

Bunlar benim içlerinde yaşadığım bin kişilik sınırlı bir dünyaya bakarak yaptığım gözlemler de değil. Ekonomik çark işliyor, hayat devam ediyor. Bakkalda, markette her ürün bulunuyor. Ekmek de var, un da, şeker de, en pahalı tekila da. Bir kıtlık söz konusu değil. Bazı ürünler, evet, çok pahalı, ama raflarda mevcut. İnsanlar işlerine gidiyor, fabrikalar kapanmıyor. En önemlisi üretim sürüyor. Rakamlara dalmıyorum; belki anlattıklarım yüzeysel de görünebilir. Ama muhalif mahallenin sürekli “Battı, çöktü,” dediği Türkiye bu tanımın evrensel kriterlerine uymuyor. Hatta çökmemeye direniyor bile denebilir. Çöken devlet temel hizmetleri aksatmaya başlar; hastaneler hasta bakamaz, okullar eğitim veremez, devlet güvenliği sağlayamaz, bankalar iflas eder vs. Bütün bunlar olmuyor.

İKİ: Seçim süreci 17-25 Aralık’ı........

© Habertürk


Get it on Google Play