Mr. Doorman
Çok uzak olmayan bir süre önce, tam zamanını saptamak gerekirse Gezi esnasında, Türkiye abartılı derecede politikleşti. Ve o dönemde, Allen Ginsberg’den, şiirinden, hafif bozarak kullanacağım ifadeyle, kendi kuşağımın en parlak beyinlerinin yavaş yavaş kafayı yediklerine tanık oldum.
Sevdiğim bir arkadaşımla o yaz yemeğe çıkıyorum, sadece ama sadece siyaset konuşmak istiyor ve başka bir konu açılığında “Ülkede bunlar olurken…” diye anında yargılıyor, bir süre sonra masada konuşulanları telefonuna bakmaktan takip edemiyor. Aynı günlerde bir assolistin çantacısıyla plajda karşılaşıyorum; onu arayıp günün dedikodularını soran bir bar şarkıcısına öfke kusuyor. Çünkü kafasını o zamanki adıyla Twitter’dan kaldıramıyormuş ve önceliği siyasi gelişmelermiş, o sırada onu arayıp süfli konularla ilgili nasıl konuşmak istermiş?
Oysa hayatta kendi ülkenin gidişatıyla ilgili merak içinde olmak kadar güzel yemekler, arkadaşlarla geçirilen vakitler ve süfli konular da yok değil mi? Biri illaki diğerini iptal etmiyor, sevdiğinin bir çiftin çocuklarının doğumunu kutlamak, iyi bir arkadaşının aldığı zamdan mutluluk duymak, birbirlerini uzun süre görmemiş dostların bir masada toplanıp eğlenmeleri politik olmalarına engel değil. Hatta, yerine göre, çok politik bir duruş bile olabilir siyasetin s’sinin geçmediği bir masada toplanmak.
Türkiye’nin geri kalanı da o gün bugündür sosyal medyadan kafasını kaldıramıyor. Serbest piyasanın kurallarına gayet uygun bir şekilde istediği müşteriye istediği şartlarda istediği yemeği satmak isteyen biri dışarıda kalanlar tarafından linç ediliyor, devletin resmi kurumları da bu tuzağa düşüyor mesela. Ya da Türkiye’nin en büyük tiyatrocularından biri dolu dolu yaşanan 100 yıla yakın bir ömrün ardından bu dünyadan ayrılıyor ve bir anda, yine sosyal medyada, onun yeteri kadar politik olmadığı bir post-mortem linçe dönüşüyor.
Haldun Dormen’in neyse ki Gezi’de çekildiği iddia edilen ve göğsünde “Çapulcu” yazan bir fotoğrafı var. En azından bu tek bir kare “Bir gün bile ülkesinin durumu hakkında ağzını açmadı, hiçbir zaman siyasi duruş sergilemedi,” diyenlere karşı cılız da olsa bir karşı argüman olarak kullanıldı. Taraflar tatmin oldu mu?
Oysa Gezi’ye gitmek Dormen’in hayatının belki de en politik olmayan noktası. Bir gün bile ülkesinin durumu hakkında ağzını açmaması, siyasi duruş sergilememesiyse en büyük politik eylemiydi. Ağzını açmasına gerek yoktu çünkü.
Haldun Dormen’den bahsederken başka birçok seçeneği varken ömrünü Türkiye’de geçirmeyi tercih etmiş, bütün birikimini Türkiye’de yapmış ve kendisini Türkiye’ye adamış birinden söz ediyoruz.
Eskiden bana yurtdışından Türkiye’ye dönüp kendi ülkesinde kariyer yapanlar dışarıda başarılı olamayacaklarını anladıkları için vatana mecbur kalmış gibi gelirdi. Oysa zamanla dünyadaki yetenek havuzunu ve sistemi daha iyi tanıdıkça bu durumun her zaman geçerli olmadığını da anladım. En azından Dormen için kesinlikle Türkiye dışında da bir senaryo söz konusu olabilirdi.
Senaryoyu burada kelimenin tam manasıyla kullanıyorum. Çünkü Yale’de okurken bile Hollywood’dan hafif göz kırpmalar olmuş. Hiçbirine “teklif” demiyor; iki kursa gidip Hollywood yıldızıyım diyenlerden değil. 500 reddin ardından belki bir figüranlıkla kapıyı aralayacağını biliyordu. Ama o kapıyı illaki aralar, sonra da biraz daha açardı. Arif Mardin nasıl müzik tarihinin akışını değiştirdiyse o da Amerikan tiyatrosuna damgasını vurabilirdi.
Zaten varlıklı bir ailenin oğluydu, bırakın Türkiye’yi, ABD standartları için bile elit bir eğitim almıştı. Yale mezunu, yazacak, tercüme yapabilecek derecede iyi yabancı dili var. Sürünmeden de ABD’de sırasının gelmesini bekleyebilirdi. O sıra illaki gelirdi. Sardi’s’in duvarında bir portresi mutlaka asılı olurdu. Onu Teşvikiye’deki Tozan Apartmanı’nda değil de Central Park West’te doorman’i olan bir binada yaşadığını hayal ederken zorlanmıyorum.
O Türkiye’yi tercih etti. Bu tercih aslında kendisini yetiştiren........
