menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeniden "yeni hayat"

116 0
19.08.2026

Günlerdir dilimde İlhan Berk’in aynı dizesi:

“Cumhuriyet'in ilk günleri gibiydi yüzün.”

Gidip geliyorum, aynı dize... Âdeta yapışmış dilime. “Çiçeklerin suyunu değiştiriyorum” aynı dize, “Bir bulut alıp başını gidiyor”, dize gitmiyor; “yemekler yapıyorum”, ormanda mavi yemiş topluyorum, sonra “bir aşağı bir yukarı dolaşıyorum”, “şiirler okuyorum”, dize terk etmiyor beni. Sonra içinde bu dize geçen şairin “Üç Kez Seni Seviyorum Diye Uyandım” şiirini baştan sona tekrar okuyorum, dize şairin başka bir dizesiyle “Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun” diyor bana; Cumhuriyet'in ilk günlerine gidiyorum.

Bir yüze bakınca insan, o yüzde, geçmişin ağır yorgunluğu yerine geleceğin parlak gülümsemesini arar önce. Uzun bir savaşın ardından, silah sesleri yerine çocuk sesleri ve kuş cıvıltılarının duyulduğu bir sabaha uyanmak gibi...

Cumhuriyet'in ilan edildiği günün ertesi, savaşlardan, kıtlıklardan, kıranlardan, felaketlerden, hastalıklardan, ölümlerden kimler artakaldıysa artık, kalanlar böyle bir memlekete mi uyanmışlardı sahiden?

Yoksa her şey eksik, aksak, her şey yarım yamalak mıydı? Yarın ne olacak diye bir tedirginlik sarmış mıydı hepsini yoksa? Yoksa bir duvarı yıkık, harap evlerin kalan duvarlarında savaşın gölgesi dolaşıyor muydu hâlâ?

Şehir yolları bozuktu.

Cep delik, cepken yoktu.

Sıska bacaklar, bir deri bir kemik kalmış gövdeleri taşımaktan acizdi.

Fert başına gelir 50 dolar bile değildi.

Sıtma, verem, frengi, tifo, tifüs, difteri, çocuk felci, trahom kol geziyordu.

36 bin köyde su yoktu, yol yoktu, elektrik yoktu.

Şark çıbanı, geçtiği yerde cılk yara bırakan bir fırtına gibi esiyordu insanların yüzlerinde.

Memleketin kaderi kısa bir sürede nasıl değiştiyse, insanların yüzleri de tıpkı memleket gibi değişiyordu.

İşe nereden başlayacağımızı bilmiyorduk henüz.

Merhum Zafer Toprak’ın “Türkiye’de Yani Hayat” adlı şahane kitabında kayda geçirdiği gibi memleket, on yıldan beri süren korkunç savaşlar sonucu beşerî kuvvetini büyük oranda kaybetmişti. Yetişkin, işe yarar nüfus kırılmış, Cumhuriyet cılız bir nüfus devralmıştı. 20 milyonken, bir anda 10 milyon olmuştuk. Cemiyet sarsılmış, düzenin omurgasını meydana getiren aile müessesesi çökmüş, ahlak bozulmuştu. Tarihin karanlıklarına doğru çökerek yolculuğa çıkmış olan imparatorluk, kendi kültürel değerlerini de alıp beraberinde götürmüştü.

Kesif bir yoksulluk kol geziyordu her yerde. Öyle fakir, öyle fakirdik ki, insanlar manda gönünden çarıklarını suda yumuşatıp kemiriyordu. Sağlık şartları feciydi. Ortalama insan ömrü 30’un altına düşmüştü. Çocuk ölümleri yüzde 90’a varmıştı. Her köyde, o sene doğan on çocuktan ancak bir tanesi hayata tutunabiliyordu. Geçim derdine düşmüş kadınlar, en akla gelmedik usullerle çocuklarını düşürmenin yollarını arıyorlardı. Bu iş neredeyse kadınlarda bir alışkanlık haline gelmişti. Yoksulluk fuhuşa yol vermişti. Özellikle genç kızlar arasında intihar hadiseleri günden güne artıyordu.

İşte tam bu “fakruzaruret içinde”, bundan böyle “ulus devlet” olarak yolumuza devam etme kararı almıştık. Yeni “ulus”, işte bu şartlarda ete kemiğe bürünüyordu.

İmparatorluk, altına dinamit konmuş devasa bir apartmanın gürültüyle yıkılması gibi, ardından göğü kaplayan bir toz bulutu bırakarak çökerken, bu kederli coğrafyada, kendi iradesiyle istikametini belirleyen tek ülke Türkiye oldu. Cihan Harbi sonrasında Düvele-i Muazzama’nın hiçbir dayatmasını kabul etmedi, millî mücadeleyle yeni bir devlet kurmak için millet topyekûn kolları sıvadı.

Cumhuriyet aniden geldi. Ortalık bir hayli dağınıktı. Ankara temel hukuk reformlarını hızlı yaptı ama devletin varlık sebebi olan “yurttaş kimliğine” yeteri zamanı ayırmamıştı. Geçmişi reddetmek, “biz Osmanlı’nın devamı değiliz” demek tek başına yetmiyordu. Bütün dünyada olduğu gibi önce “yeni insanı” inşa etmeli, ona bir “yeni hayat” sunmalı, yeni değerler aşılamalıydı. Ama bütün bunları yapacak kadar zengin ve becerikli değildik henüz. Bütçe bir türlü denkleşmiyordu. Tarım memleketi olduğumuz halde hem ekip biçecek insanımız yoktu hem de iklim şartları aleyhimizdeydi.

İç isyanlar baş gösterdi. O isyanlarla baş etmek için bulduğumuz en kestirme yol, şiddet ve inkâr oldu!

İstiklal Marşı “korkma” diye başlayan tek millet biziz. Yaşadıklarımızdan sonra “korkmamak” iş değildi. Bize “yeni bir hayat” sunan kurucu babalar, tam yüz sene boyunca korkacağımız üç öcü bırakarak çekip gittiler hayatımızdan. Akif’in “Korkma” dediği millet, “komünizm”, “bölücülük” ve “irtica” korkusuyla yüz sene boyunca iliklerine kadar korkutuldu.

“Ulus devlet” olarak var olacaktık amenna. Ama iki bin yaşında bir devletimiz olduğu halde, o büyük devletin içini dolduracak kadar geniş, büyük bir “ulusumuz” yoktu. O halde o büyük devlet, bize bir “ulus” ihdas edecekti. Lozan'da ekalliyetlerin statüsünü belirledikten sonra, geride kalan bütün Müslüman ahaliye, 1924 Anayasası'nın hükmüyle “Türk” dedik.

Bu kanun maddesinin bizi bir arada tutacağına kendimizi tam yüz sene boyunca inandırdık.

Aradan yüz sene geçti. Devrimler çağı olan 20. Asırdan günümüze kalan tek........

© Habertürk