We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Ur!

108 4 0
20.10.2019


Küçük oğlumla el ele kahveden çıktığımızda içim kurumuştu. Dilimin ucunda sadece İsmet Özel’in “Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” dizesi vardı.

Oysa kahveye geldiğimizde her şey çok güzeldi.
Kararsız, muhteşem bir hava vardı dışarıda.
Gölgede üşütüyor, güneşte kavuruyordu.
Güneşli kısmı yazdan firar etmiş, gölgeli kısmı kıştan kaçıp gelmiş gibiydi.
Denizden iyot kokusu yükseliyordu.
İmam ikindi namazına geç kalmamak için hızlı hızlı yürüyordu camiye.
Bir kedi mutlu mutlu yüzünü yıkıyordu güneşe karşı.

Oğulum, “Üşüdüm baba” dedi.
Oturduğumuz ağacın gölgesindeki masayı değiştirdik, duvar dibinde güneş gören başka bir masaya geçtik.
Bu sefer de güneş rahat vermedi.

Bu şehirde, bu muhitte bu zamana kalmış ender eski zaman kahvelerinden birisidir bu kahve.
İskemleleri hala öyle tahtadan, masalarının ayakları hala öyle aksak sakardır.
Bir dostu bekliyordum. Bir hayli gecikmişti.
İlle de bir an önce bisiklete binmek için sabırsızlanan oğlumun her biri birbirinden ahretlik sorularına cevap yetiştirirken, arada bana kalan zamanda aklıma tuhaf tuhaf fikirler geliyordu. En çok da Oğuz Atay’la meşguldü zihnim.
Belki de bugün yayınlanan yazıma gelen tepkilerdi kafamı sürekli biricik romancıyla meşgul eden şey...
Dostu Bülent Korman doğum gününde Oğuz Atay’a dair bir şeyler anlatmış bana, ben de yazmış, yazım yayınlandıktan sonra muhafazakar camiadan Müslüman bir arkadaşım;
“O büyük adama saygıyla... Bizde çok hakkı var, açtığı pencereyle bize yepyeni özgür bir dünya bağışladı. Dar, az gelişmiş ideolojik tasniflerin ötesine taşıdı birçok arkadaşı...” diyen bir mesaj göndermişti telefonuma.
Bu mesaj üzerine uzun uzun düşündüm. Demek Oğuz Atay, gençliğinde katı bir sol ideolojinin cenderesinde daracık bir yolda ilerleyen sadece benim gibilerini değil, benim fikrimin zıddı yönde başka bir ülke özlemini çeken ve şu anda ciddi bir fikri bunalım yaşayan hakiki Müslümanları da etkilemiş.
Acaba bu yüzden mi yaşarken ona o kanı kusturdular?
Ahmet Hamdi Tanpınar aynı muameleyle karşılaştığında, durumunu “sükut suikastı” tabiriyle izah etmişti.
Oğuz Atay’ınkiyse bir türlü gelmeyen okura yerini göstermek; günün moda tabiriyle onlara “konum atmak” şeklinde olmuştu.
O oradaydı, ama okurlar yoktu! Oyunlarda yaşarken, hep korkuyu bekledi durdu. Daha uzun yaşasaydı, “Türkiye’nin Ruhu”yla “ilkel bir toplum olmadığımızı, servetini kaybetmiş soylu bir topluluk olduğumuzu” gösterecekti bize.

İlkokul üçüncü sınıftaki oğlum, yarın ödevini teslim edecekti öğretmenine. Yapıp yapmadığını sordum. Çoktan bitirmişti.
Aklım yine Oğuz Atay’ın romanlarına gitti. Hani Hikmet Benol var ya... “Tehlikeli Oyunlar”ın kahramanı, komşusu Nurhayat Hanım’ın benim oğlum yaşındaki oğlu Salim’in öğretmeninin verdiği “ülkemizle” ilgili kompozisyon ödevine yardım etmişti. “Yaz” demişti Hikmet, çocuk yazmaya başlamışı:
“ (...) ...ülkemizin dört bir yanı, köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir. (....) Fakat, ülkemizde en çok yetişen köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyve verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. (...) Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. İngiltere’ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. (.....) Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra,........

© Habertürk