Her gece küçük kızına bir masal okumadan onu uyutmayan babasına bir gece kızı sordu:

“Baba, masal dinlerken neden uykumuz gelir?”

“Masal, duymak istediğimiz şeyleri söyler de o yüzden kızım, rahatlarız,” dedi.

Başka bir gece de “Baba, neden bütün masallar mutlu biter?” diye sordu. Babası bu kez uzun uzun düşündü, kafasını kaşıdı, sonra da onun anlayabileceği şekilde, “Çocuklara umut lazım kızım. Her gece bir çay kaşığı kadar umut çocuklara iyi gelir, büyütür onları. O umut da masallarda var,” dedi.

Sonra kızının saçlarını okşadı, yüzüne tatlı bir öpücük kondurup ışığını söndürüp gitti.

Çocuk o gece de mutlu uyudu.

*

Bir kez de dağların her tarafını çepeçevre sardığı, kendisi de bir masal ülkesine benzeyen yaşadığı şehirden onları görmeye gelmiş olan büyükannesi bir yaz gecesi ona, uzun bir masal anlattı, masalın sonunda gökten patır patır elma düştü, tam uykuya yenik düşecekken büyükannesi, “Kızım büyüyünce de sakın masalını kaybetme,” dedi.

“Nine, masal nasıl kaybedilir ki?” diye sordu gülümseyerek. Ardından da “yaşlı ninem masalı oyuncak falan sanıyor galiba,” dedi içinden, yüksek sesle güldü.

Ninesi, “Gülme, masal umuttur kızım” dedi ve devam etti, “Hem sen biliyor musun? Ben babana hep kışın masal anlatırdım.”

“Neden ki?”

“Çünkü yazın anlatırsan kar yağar.”

“Sen anlattın ama kar yağmadı?”

“Hadi şimdi uyku zamanı, belki sen uykudayken yağar, kim bilir?”

“Çok tuhaf!” dedi, gülümsedi ninesine. Ninesi yanağına bir öpücük kondurdu. Büyükannesinin sözünü ettiği şeylere, umut, yaz günü masal, kar falan, bunlara aklı pek ermedi, hemen uyudu.

*

Daha çok küçükken, yeni yeni anı biriktirmeye başladığı ilk günlerde ilk defa annesi okumuştu ona “Kırmızı Başlıklı Kız” masalını. Daha sonra birçok kez aynı masal ya ona okunmuş ya da dinlemişti. Ama nedense ilk anda hissettiği şeyi bir daha yaşamadı. Sanki annesi ona ilk okuduğunda az biraz onu korumuş, öyle insan yemeydi, kurdun karnını deşmeydi falan, sonra dikmeydi; oraları birazcık yumuşatmıştı.

Anneler böyledir. Çocuklarını masallardan bile korumaya kalkışırlar!

Bu masalı babası ona okuduğunda ise o gece uyuyamadı, gecenin bir saatinde kalkıp annesinin babasının yatağına gitti.

Babası “Kırmızı Başlıklı Kız”ın kurtla olan macerasını bir yerde kesti, kendi çocukluğunda gördüğü kurtları anlattı ona.

Nasıl olduğuna şimdi de akıl erdirmiş değil ama babası onun yaşındayken yaz ayları yüksek dağ doruklarındaki yaylalara çıkarlarmış. Bütün bir yaz oradan hiç inmezlermiş. İster istemez çocukların da bütün hayatı doğanın kucağında hayvanlarla baş başa, dağ başında geçermiş. Dağ bayır gezer, akşam yorgun argın kara kıldan çadırlara dönerlermiş.

Geceleri yatakları yan yana serilirmiş. O kadar serin o kadar serin olurmuş ki... Gökyüzünde o kadar çok, o kadar çok yıldız olurmuş ki... Gökyüzü değil, sanki başlarındaki yıldız ovası... Biri yanıyor, biri sönüyor, biri kayıyor, biri göz kırpıyor. Bazen gökyüzüne baktıklarında, tepelerine yıldız düşecek diye korkarlarmış... Bazı yıldızlar da arkalarında uzun bir şerit bırakarak sahiden kayarmış. Böyle kayan yıldızlar gördüklerinde, hemen içlerinden bir Fatiha okurlarmış. Çünkü annesi, “her yıldız kaydığında, dünyanın bir yerinde bir şair ölür” demiş.

İşte böylesi bol yıldızlı gecelerde, yattıkları çadırın tam karşısında bir tepe varmış. Kurtlar gecenin bir vaktinde, sürü halinde o tepeye gelir, yan yana dizilir, acıklı bir sesle ulurlarmış... Kurtlar uludukça köpekler de o kadar şiddetli havlarmış.

Anneleri, babaları kurttan, ayıdan korkmamalarını öğretmiş onlara. “Onlar acıktığı için yakınımıza geliyorlar” demiş bir gece annesi... Ama bizim de bekçilerimiz var; köpekler... Köpekler gelip bize zarar vermelerini engelliyor.

İşte böyle, babası onun yaşındayken, her gece ama her gece, gökyüzünde milyonlarca yıldızın başlarında birer ateşböceği gibi yanıp söndüğü lacivert bir gökyüzünün altında, kurt ulumalarından ürkerek ama aynı şekilde onlara cevap veren köpeklerin havlamasından cesaret alarak uykuya dalarmış...

Babası anlatmayı bitirdiğinde, aklı kurtlardan çok yıldızlarda kaldı.

“Baba, bizim buranın göğünde neden yıldız yok?” diye sordu.

Babası gülümseyerek cevap verdi:

“Şehir ışıkları yüzünden kızım. Şehir ışıklarının tümünü söndürseler, gökyüzünde bir anda milyonlarca yıldız bitecek. Şehir ışıkları yıldızları yutar, yoksa yıldızlar her yerde aynı görünür insana.”

*

Ertesi gece uyumadan önce babası ona “Kırmızı Başlıklı Kız" masalını bıraktığı yerden okumaya devam etti, masalı bitirdi, kitabı başucundaki sehpaya bırakıp odadan çıktı. Kızın eli kendiliğinden kitaba gitti.

Kitabın kapağında ormanın içinde, başındaki başlık mı, başlıklı bir pelerin mi belli olmayan güzel bir kız, az birazcık insan kılığına sokulmuş bir kurtla konuşuyor mu, didişiyor mu belli değil, ama belli ki aralarında bir muhabbet var. Kapaktaki fotoğrafa uzun uzun bakarken bir anda masalın içine düştü.

Babası... yayla… kurtlar... yıldızlar... annesi... küçük kız... ormanın derinlikleri, masal... derken etrafındaki sesler gittikçe azalmaya başladı. Gürültü peyderpey kayboldu. Bir hafiflik kapladı her yanını... Sanki bastığı yer ayaklarının altından kayıyor gibi... ya da kanatlanıyor da... uçuyor... Az biraz masallarda olduğu gibi bir şey... içi geçiyor ama kötü bir şey değil hissettiği... Sanki kocaman bir dev avuçlamış onu... Koca avucu uçan bir daire olmuş... onu uçurmuş, uçurmuş... sonra avuç açılıyor...iniyor... şimdi sık bir ormanın içinde buluyor kendini. Her yer yemyeşil...

Burası arada bir annesiyle, babasıyla gittikleri şehir dışındaki ormana hiç benzemiyor. Bir kere ağaçları tanıdık değil. Uğultusu da yok. Huzurlu, sakin, derin bir orman... Bir sincap önünden uçarcasına gidip ışık hızıyla ağaca tırmanıyor. Nedense sincabı görür görmez daha beşikte olan küçük erkek kardeşi geliyor aklına, gülümsüyor; büyükannesi “sincaba benziyor” demişti onu ilk gördüğünde... Bir ağaçkakan, asıldığı ağacın koca gövdesini gagalıyor. Sanki birazdan delip içine girecekmiş gibi.

Ağaçların arasında güneş ışıkları birer mızrak gibi saplanmış toprağa. Bazı yerlerde gün ışığı var, bazı yerler gölgelik. Bir su sesi geliyor uzaktan inceden inceye... Yaprakların hışırtısı bir orman şarkısı gibi... Su sesi yaprakların hışırtısına karışmış, hışırtı biraz sonra bir ayak sesine dönüşüyor.

İrkiliyor. Dönüp arkasına bakıyor.

O.

Evet o! Biraz önce babasının masalını okuduğu kız...

Evet, Kırmızı Başlıklı Kız!

Sahi kızın adı neydi?

Ama kolunda sepet yok. Üstü başı perişan... Islanmış, üşüyor gibi; yüzünde bir dehşet ifadesi... Koşmak, bir an önce gitmek istediği yer neresiyse, oraya ulaşmak istiyor belli.

Kırmızı Başlıklı Kız’ın önüne atıldı. Kız daha da koruktu. Ama karşısında yeni bir kurt yerine kendisine benzeyen bir kız bulunca, yüzündeki korku az biraz dağıldı.

Kırmızı Başlıklı Kız’ı durdurdu:

“Dur neden telaşlısın bu kadar?”

Boş bulunan Kırmızı Başlıklı Kız’ın ağzından daha önce hazırlamış izlenimi veren şu sözler döküldü:

“Annem merak etmiştir.”

İkinci soruyu sordu:

“Neden üstün başın ıslak senin?”

Bir haber verir gibi cevapladı Kırmızı Başlıklı Kız:

“Kurdun karnından yeni çıktım.”

Bunu zaten biliyordu, o başka bir şey öğrenmek istiyordu:

“Annene nereye gideceğini söylemedin mi?”

Kırmızı Başlıklı Kız bir suçlu telaşıyla:

“O beni gönderdi,” dedi.

“O halde?” diye sordu.

Aynı suçlu ifadesiyle cevap verdi Kırmızı Başlıklı Kız:

“Ama hiçbir yerde oyalanma dedi.”

“Sen de oyalandın.”

Kırmızı Başlıklı Kız, suçlarını itiraf etmeyi sürdürdü:

“Yolda yabancılarla da konuşma dedi.”

“Sen de konuştun...”

Kırmızı Başlıklı Kız cevap verdi:

“Evet kurtla konuştum. Ninemin evine gideceğimi, ona yemek götürdüğümü söyledim.”

Onu sakinleştirmek için:

“Bunları yaptın diye annen sana kızacak öyle mi?” diye sordu.

Kırmızı Başlıklı Kız kesin bir ifadeyle:

“Kızar tabi.. Kurt beni ve büyükannemi yedi,” dedi.

Bu kez kendinden emin bir ifadeyle:

“Biliyorum. Nasıl kurtulduğunu da biliyorum,” dedi.

Kırmızı Başlıklı Kız şaşırdı:

“Sen de kimsin? Nereden biliyorsun.”

Bu soruyu bekliyormuş gibi birazcık gururlanarak dedi ki:

“Ben bir masal severim. Hem senin hikayeni sadece ben değil, bütün dünya çocukları biliyor.”

Kırmızı Başlıklı Kız hayretler içinde sordu:

“Madem biliyorlar, neden uyarmadılar beni?”

Bu kez bilgiç bilgiç cevap verdi:

“Annen söylemiş ya sana. Ama sen annenin sözünü dinlememişsin.”

Kırmızı Başlıklı Kız pişmanlığını gizleyemedi:

“Dinlemedim evet, beni bağışlasın diye şimdi yanına gidiyorum.”

Kırmızı Başlıklı Kız yürümeye yeltenince önüne atıldı, onu durdurdu:

“Biliyor musun, milyonlarca çocuk başından geçeni biliyor da adını bilen tek çocuk yok, adın ne senin?” diye sordu.

Kırmızı Başlıklı Kız güldü:

“Ben de bilmiyorum.”

Şaşırma sırası bu kez ona geçti:

“Nasıl olur?”

Kırmızı Başlıklı Kız bu soruyu bekliyormuş gibi:

“Onlara soracaksın” dedi.

“Kimlere?” diye sordu.

Kırmızı Başlıklı Kız:

“Masalımı yazanlara,” cevabını verdi.

Bu kez başka bir soru sordu:

“Peki başlığın neden kırmızı?”

Kırmızı Başlıklı Kız bu sorunun da cevabını bilmiyordu:

“Bunu da onlara soracaksın” diye cevapladı.

“Kim onlar?” dedi biraz daha meraklanarak.

Kırmızı Başlıklı Kız daha fazla oyalanmak istemiyormuş gibi hızlı hızlı anlattı:

“Grimm Kardeşler.... Aslında ben çoktan, yıllar önce öldüm. Yani kurt yedi beni. Ama Grimm Kardeşler beni tekrar diriltti.”

Bu cevabı beklemiyormuş gibi:

“Nasıl?” diye sordu, “Ölen insan dirilemez ki...”

Kırmızı Başlıklı Kız durdu, ona biraz daha yaklaştı, bir sır verir gibi:

“Masallarda dirilir. Benim hikayem uzun... Masalım kısa, ama hikayem uzun. Yine de anlatayım sana, madem o kadar yıl geri geldin; annem biraz daha merak etsin,” dedi.

Hayret sırası bu kez ona geçmişti. Sordu:

“Geriye mi geldim? Neresi ki burası?”

Kırmızı Başlıklı Kız kendinden emin bir şekilde cevap verdi:

“Burası Almanya... Ama ben aslen Fransızım. Çok eskiden Fransa’da yaşıyordum. Bundan yüz sene kadar önce falan.”

Hikayenin bu kısmını bilmiyordu. Merakı daha da arttı, sordu:

“Ne geldi başına peki?”

Kırmızı Başlıklı Kız, hikayesini anlatacak birisini bulmanın sevinciyle anlatmaya devam etti:

“Charls Perrault adında bir amca buldu beni. Yaşlı kadınların dilindeydim ben. Beni onların dilinden aldı, yazdı.”

Yeni bir şey öğrenmenin merakıyla sordu:

“İnsan nasıl yazılır ki?”

Kırmızı Başlıklı Kız küçük bir kahkaha attı:

“Ben insan değilim ki, masal kahramanıyım. Yazılabilirim. Ete kemiğe bürünürüm, siz çocuklar da benim gerçek olduğumu sanırsınız.”

Durdu, kafasını kaşıdı, bir süre ayaklarının dibine baktı, Kırmızı Başlıklı Kız’ın ayağında pabuçları olmadığını fark etti ama onun aklı “yazılan insan”daydı:

“Biz çocuklar mı? Sanki sen çocuk değilsin!”

Kırmızı Başlıklı Kız, hikayeye biraz daha gizem kattı:

“Böyle çocuk durduğuma bakma... Tam tamına dört yüz yaşındayım ben. Ama bak senden küçük görünüyorum. Neyse bu Charls Amca beni yazıya geçirdi. Ama o zamanın şartları farklı, kurda yedirdi beni. Kurt da beni yedi ve hiç kimse gelip beni kurtarmadı.”

“Kırmızı Başlıklı Kız Masalı” hakkında bir sürü şey bildiği halde, hikayenin bu kısmını ilk defa duyuyordu. Merakı daha da arttı, sordu:

“Avcı yok yani?”

Kırmızı Başlıklı Kız cevap verdi:

“Yok. Kurt beni yedi ve masal orada bitti.”

Hazır Kırmızı Başlıklı Kız’ı yakalamışken, hikayenin gerisini de öğrenmek istedi, sordu:

“Peki neden seni kurda yedirdi bu Charls Amca?”

Kırmızı Başlıklı Kız, sohbetin burasında biraz rahatlamış gibi oldu. Etrafına baktı, bir ağaç kütüğü gördü. Gitti üzerine oturdu. Sonra uzun uzun ona baktı.

Ne kadar da bakımlıydı. Saçları taralı, iki örük yapmış annesi, üstündeki çiçekli bluz, çiçekli eteğiyle çok uyumluydu. Kendi dağınık, salyalı halini düşündü, onu kıskandı. Kafasını önüne eğerek soruya cevap verdi:

“Çünkü suç işledim. Annemin sözünden çıktım. Bana yasakladığı şeyleri yaptım. Annem, ‘yolda oyalanma’ dedi, oyalandım. ‘Yabancılarla konuşma’ dedi, konuştum. Ve en önemlisi ‘tanımadığın birisi sana nereye gidiyorsun diye sorarsa, sakın nereye gittiğini söyleme’ dedi, ben söyledim. Bütün bu yasakları çiğnediğim için de cezalandırıldım. Kurt kaptı beni, yedi!”

Belli ki hikayenin devamı da vardı. Merakla sordu:

“Sonra ne oldu? Nasıl dirildin?”

Kırmızı Başlıklı Kız kafasını kaldırdı, yüzüne bir tutam güneş ışığı düştü, şimdi gün ışığında daha saf, daha güzel görünüyordu. Hikayesini anlatmaya devam etti:

“Ben yüz yıl falan ölü kaldım. Sonra Grimm Kardeşler adında iki kardeş beni yeniden dirilttiler. Burada, Almanya’da... Ben aynı bendim. Yine adım yoktu. Başlığım kırmızıydı. Annem vardı, büyükannem vardı, kurt vardı ve bir kişiyi daha eklediler masalıma; avcıyı... Evet imdadıma avcı yetişti.”

Hikayenin tam burasında sözünü kesti:

“Sence şu Grimm Kardeşler, bunu neden yapmış olabilirler?”

Kırmızı Başlıklı Kız:

“Bilmem. Belki de bana acıdıklarından” diye cevap verdi:

Bu cevabı pek inandırıcı bulmadı:

“Yok canım, senin benim gibi bir sürü çocuk kayboluyor, bir şekilde başlarına bir şey geliyor, bir süre sonra unutuluyorlar. Başka bir nedeni olmalı...”

Kırmızı Başlıklı Kız,

“En iyisi bunu Grimm Kardeşlere sorman. Onlardan başka bu sorunun cevabını bilen yok bence. Gidip onlara sormalısın. Yakınlarda bir yerde oturuyorlar?”dedi.

“Nerede?”

Kırmızı Başlıklı Kız eliyle işaret ederek cevap verdi:

“Şu taraflarda Hanau diye bir şehir var, orada şehir kütüphanesinde bulabilirsin onları” dedi ve bir an önce annesine kavuşmak için oturduğu yerden kalktı, arkasına bakmadan hızlı hızlı yürümeye başladı.

Bir başına kaldı orada. Bir süre Kırmızı Başlıklı Kız’ın arkasından baktı, sonra Kırmızı Başlıklı Kız’ın eliyle işaret ettiği yöne doğru yürümeye başladı.

*

Hanau şehir kütüphanesinden girdi içeri. Kütüphanenin okuma salonunda Wilhelm Grimm ile Jakob Grimm Kardeşler, önlerinde cilt cilt bir sürü kalın kitap yığmış, sessizce çalışıyorlar.

Wilhelm, siyah küt saçlı, oldukça yapılı, kardeşi Jakob’un ise küt saçları kardeşinkine göre oldukça uzun... Kardeşler arasında bir yaş fark olduğu halde, yaşıtmışlar gibi görünüyorlar.

Kütüphanedeki sessizliği bozmamak için ürkek adımlarla sessizce yanlarına sokuldu.

Grimm Kardeşler, aynı anda kafalarını okudukları kitaplardan kaldırarak, bu tuhaf kılıklı kıza baktılar. İkisinin de yüzünde aynı şaşkınlık ifadesi belirdi.

Hemen söze girdi:

“Kırmızı Başlıklı Kız, sizi burada bulabileceğimi söyledi, ben de geldim.”

Grimm Kardeşler birbirine baktı, ikisi aynı anda güldü. Wilhelm, Jakob’a sordu:

“Sen bu kadarını tahmin etmiş miydin kardeşim?”

Jakob cevap verdi:

“Çocukların, masallarımızdan çok etkileyeceğini tahmin etmiştim de, bir masal kahramanının gerçek hayattan birisine yol tarif edebileceğini hiç tahmin etmemiştim doğrusu.”

Wilhelm, ona döndü:

“Nereden geliyorsun sen böyle?”

Cevap verdi:

“Dedim ya size, kahramanınız Kırmızı Başlıklı Kız’ın yanından... Onu bulduğumda kurdun karnından yeni çıkmıştı. Hikayesinde bilmediğim bir şey var. Sordum ona, o da beni size gönderdi.”

Bu kez soru sorma sırası Jakob’a geçti:

“Kimsin sen peki?”

Kendinden emin bir şekilde cevap verdi:

“Bir çeşit masal gezgini... veya masala düşen kız... Bütün masallarınızı okudum. Şimdi de karşınızdayım. Çok heyecanlıyım kusura bakmayın.”

Jakob yerinden kalktı, yanındaki iskemleyi gösterdi, oturdu.

Jakob sohbeti sürdürdü:

“Demek Kırmızı Başlıklı Kız gönderdi seni buraya” dedi ve kardeşi Wilhelm’e göz kırptı. “Peki ne öğrenmek istiyorsun?”

Aklında o kadar çok soru vardı ki. Bir yerden başladı:

“Birçok anne, çocuklarına masallarınızı okurken, bazı yerlerini değiştiriyor. Çocuklara zararlı diye düşünüyorlar.”

Bu tuhaf kızdan böyle bir laf beklemeyen Wilhelm sandalyesini biraz daha ona yaklaştırdı:

“Anneler böyledir. Çocuklarının üstüne titrerler. Fazla üzülsün istemezler, o yüzden masallar...”

Sözünü kesti:

“Önce şunu sorayım. Sizce masal nedir?”

Bu soruyu cevaplamak Jakob’a düştü:

“Biz büyükler, yapamayacağımız şeyleri hayal ederiz. Sonra da onları birileri yapmış gibi çocuklara anlatırız, çocuklar da onlara inanır.”

Wilhelm kardeşinin sözünü tamamladı:

“İşte, çocukların inandığı bu şeylere de masal deriz.”

Merakla başka bir soru sordu:

“Peki, masalın başında anlatılacak şeyin gerçekle hiçbir ilişkisinin olmadığı özellikle neden vurguluyorsunuz?”

Jakob cevap verdi:

“Masal, çocuklara hayal kurdurmayı öğreten tılsımlı bir kelimedir kızım. Mesela, bir karganın, bir tilkinin gerçekten konuşamayacağını çocuk bilmez mi, bal gibi bilir. Ama çocukların bu tür olağanüstülüklere ihtiyacı var. Büyümelerine yardım ederler.”

Bu söz çok hoşuna gitti:

“Çocukları düşündüğünüz için mi düştünüz o masalların peşine yani?” diye sordu.

Soruya Wilhelm cevap verdi:

“Bilmiyoruz. Bir şey bizi bu işe sürükledi. Yüzlerce yıl önce birileri onları çocuklarına anlatmıştı, biz de yaşlılardan onları dinleyerek kitaplaştırdık, hepsi o kadar.”

“Hepsi o kadar değil. Bazı masallarda sevmediğiniz yerleri değiştirmişsiniz. Mesela Kırmızı Başlıklı Kız Masalı’nda olduğu gibi.”

Jakob hayretle sordu:

“Neresini değiştirmişiz bakalım?”

Cevap verdi:

“Charls Amca’nın masalını değiştirmişsiniz. Kurt kızı yiyor ve masal bitiyor aslında.”

Grimm Kardeşler aynı anda güldüler. Wilhelm sözü aldı:

“Haklısın, Fransa’dakiler Mösyö Perraul’a öyle anlatmış olmalı ama aynı masalı Almanya’daki yaşlılar bize senin bildiğin şekliyle anlattılar.”

Peşinde olduğu soruyu sormanın tam zamanı diye düşündü:

“Size masalı anlatan yaşlılar veya siz, Kırmızı Başlıklı Kız’ı kurtarmak için neden avcıyı soktunuz masala?”

Grimm Kardeşler, çetin ceviz birisiyle karşı karşıya olduklarını daha iyi anladılar. Jakob cevap verdi:

“Bak şimdi, baştan anlatayım sana. Büyükler, yıllarca masalı çocuklarına Kırmızı Başlıklı Kızın öldüğü şekliyle anlattılar. Masalın Almanya’da da yaşlı insanlar arasında anlatıldığını duyunca, biz de peşine düştük, onu derledik ve yeniden yazdık. Hani büyükannenin evine giderken kıza annesi ‘sakın yoldan ayrılma ve asla yabancılarla konuşma’ diyor ya, aslında bunu yaparsan, yani sözümden dışarı çıkarsan başına senin de tahmin edemeyeceğin büyük felaketler gelir’ demek istiyordu. O yüzden kurt yedi onu.”

Sözünün burasında araya girdi:

“Yani vicdanınız el vermedi o güzel kızın ölmesine öyle mi?”

Grimm Kardeşler yine güldüler. Bu kez Wilhelm aldı sözü:

“Hayır, Almanya’da masal böyle anlatılıyordu. Biz böyle duyduk ve böyle yazıya geçirdik. Herhalde buradaki yaşlılar, zavallı kızı kurdun karnından çıkararak bütün çocuklara şöyle bir şey daha söylemek istemiş olabilirler.. Ne kadar zor durumda olursanız olun, bir yerde, mutlaka küçük bir umut vardır! Umut, evet umut... En zor koşullarda bile sakın umudunuzu kaybetmeyin.”

Grimm Kardeşlerden Wilhelm’in ağzından çıkan “umut” kelimesi yüzünde bir tokat gibi patladı. Bir anda kendine geldi. Bu sözü bir yerden hatırlıyordu. Hafızasını zorladı, hatırlamaya çalıştı. Evet bu sözü büyükannesi söylemişti ona.

Dur bakalım tam olarak nasıldı o söz... Ha buldum:

“Sakın masalını kaybetme kızım, masal umuttur,” demişti simli kıyafetler giymiş olan yaşlı büyükannesi...

*

Annesinin sesini duydu:

“Hâlâ uyumadın mı?”

Başucundaki ışığı söndürdü.

Odanın penceresi açıktı. Hafif bir yelle beraber sıcak hava giriyordu içeri. Dışarıda kar falan yağmıyordu.

QOSHE - Umuda dair bir yaz masalı! - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Umuda dair bir yaz masalı!

61 4 0
14.08.2022

Her gece küçük kızına bir masal okumadan onu uyutmayan babasına bir gece kızı sordu:

“Baba, masal dinlerken neden uykumuz gelir?”

“Masal, duymak istediğimiz şeyleri söyler de o yüzden kızım, rahatlarız,” dedi.

Başka bir gece de “Baba, neden bütün masallar mutlu biter?” diye sordu. Babası bu kez uzun uzun düşündü, kafasını kaşıdı, sonra da onun anlayabileceği şekilde, “Çocuklara umut lazım kızım. Her gece bir çay kaşığı kadar umut çocuklara iyi gelir, büyütür onları. O umut da masallarda var,” dedi.

Sonra kızının saçlarını okşadı, yüzüne tatlı bir öpücük kondurup ışığını söndürüp gitti.

Çocuk o gece de mutlu uyudu.

Bir kez de dağların her tarafını çepeçevre sardığı, kendisi de bir masal ülkesine benzeyen yaşadığı şehirden onları görmeye gelmiş olan büyükannesi bir yaz gecesi ona, uzun bir masal anlattı, masalın sonunda gökten patır patır elma düştü, tam uykuya yenik düşecekken büyükannesi, “Kızım büyüyünce de sakın masalını kaybetme,” dedi.

“Nine, masal nasıl kaybedilir ki?” diye sordu gülümseyerek. Ardından da “yaşlı ninem masalı oyuncak falan sanıyor galiba,” dedi içinden, yüksek sesle güldü.

Ninesi, “Gülme, masal umuttur kızım” dedi ve devam etti, “Hem sen biliyor musun? Ben babana hep kışın masal anlatırdım.”

“Neden ki?”

“Çünkü yazın anlatırsan kar yağar.”

“Sen anlattın ama kar yağmadı?”

“Hadi şimdi uyku zamanı, belki sen uykudayken yağar, kim bilir?”

“Çok tuhaf!” dedi, gülümsedi ninesine. Ninesi yanağına bir öpücük kondurdu. Büyükannesinin sözünü ettiği şeylere, umut, yaz günü masal, kar falan, bunlara aklı pek ermedi, hemen uyudu.

Daha çok küçükken, yeni yeni anı biriktirmeye başladığı ilk günlerde ilk defa annesi okumuştu ona “Kırmızı Başlıklı Kız” masalını. Daha sonra birçok kez aynı masal ya ona okunmuş ya da dinlemişti. Ama nedense ilk anda hissettiği şeyi bir daha yaşamadı. Sanki annesi ona ilk okuduğunda az biraz onu korumuş, öyle insan yemeydi, kurdun karnını deşmeydi falan, sonra dikmeydi; oraları birazcık yumuşatmıştı.

Anneler böyledir. Çocuklarını masallardan bile korumaya kalkışırlar!

Bu masalı babası ona okuduğunda ise o gece uyuyamadı, gecenin bir saatinde kalkıp annesinin babasının yatağına gitti.

Babası “Kırmızı Başlıklı Kız”ın kurtla olan macerasını bir yerde kesti, kendi çocukluğunda gördüğü kurtları anlattı ona.

Nasıl olduğuna şimdi de akıl erdirmiş değil ama babası onun yaşındayken yaz ayları yüksek dağ doruklarındaki yaylalara çıkarlarmış. Bütün bir yaz oradan hiç inmezlermiş. İster istemez çocukların da bütün hayatı doğanın kucağında hayvanlarla baş başa, dağ başında geçermiş. Dağ bayır gezer, akşam yorgun argın kara kıldan çadırlara dönerlermiş.

Geceleri yatakları yan yana serilirmiş. O kadar serin o kadar serin olurmuş ki... Gökyüzünde o kadar çok, o kadar çok yıldız olurmuş ki... Gökyüzü değil, sanki başlarındaki yıldız ovası... Biri yanıyor, biri sönüyor, biri kayıyor, biri göz kırpıyor. Bazen gökyüzüne baktıklarında, tepelerine yıldız düşecek diye korkarlarmış... Bazı yıldızlar da arkalarında uzun bir şerit bırakarak sahiden kayarmış. Böyle kayan yıldızlar gördüklerinde, hemen içlerinden bir Fatiha okurlarmış. Çünkü annesi, “her yıldız kaydığında, dünyanın bir yerinde bir şair ölür” demiş.

İşte böylesi bol yıldızlı gecelerde, yattıkları çadırın tam karşısında bir tepe varmış. Kurtlar gecenin bir vaktinde, sürü halinde o tepeye gelir, yan yana dizilir, acıklı bir sesle ulurlarmış... Kurtlar uludukça köpekler de o kadar şiddetli havlarmış.

Anneleri, babaları kurttan, ayıdan korkmamalarını öğretmiş onlara. “Onlar acıktığı için yakınımıza geliyorlar” demiş bir gece annesi... Ama bizim de bekçilerimiz var; köpekler... Köpekler gelip bize zarar vermelerini engelliyor.

İşte böyle, babası onun yaşındayken, her gece ama her gece, gökyüzünde milyonlarca yıldızın başlarında birer ateşböceği gibi yanıp söndüğü lacivert bir gökyüzünün altında, kurt ulumalarından ürkerek ama aynı şekilde onlara cevap veren köpeklerin havlamasından cesaret alarak uykuya dalarmış...

Babası anlatmayı bitirdiğinde, aklı kurtlardan çok yıldızlarda kaldı.

“Baba, bizim buranın göğünde neden yıldız yok?” diye sordu.

Babası gülümseyerek cevap verdi:

“Şehir ışıkları yüzünden kızım. Şehir ışıklarının tümünü söndürseler, gökyüzünde bir anda milyonlarca yıldız bitecek. Şehir ışıkları yıldızları yutar, yoksa yıldızlar her yerde aynı görünür insana.”

Ertesi gece uyumadan önce babası ona “Kırmızı Başlıklı Kız" masalını bıraktığı yerden okumaya devam etti, masalı bitirdi, kitabı başucundaki sehpaya bırakıp odadan çıktı. Kızın eli kendiliğinden kitaba gitti.

Kitabın kapağında ormanın içinde, başındaki başlık mı, başlıklı bir pelerin mi belli olmayan güzel bir kız, az birazcık insan kılığına sokulmuş bir kurtla konuşuyor mu, didişiyor mu belli değil, ama belli ki aralarında bir muhabbet var. Kapaktaki fotoğrafa uzun uzun bakarken bir anda masalın içine düştü.

Babası... yayla… kurtlar... yıldızlar... annesi... küçük kız... ormanın derinlikleri, masal... derken etrafındaki sesler gittikçe azalmaya başladı. Gürültü peyderpey kayboldu. Bir hafiflik kapladı her yanını... Sanki bastığı yer ayaklarının altından kayıyor gibi... ya da kanatlanıyor da... uçuyor... Az biraz masallarda olduğu gibi bir şey... içi geçiyor ama kötü bir şey değil hissettiği... Sanki kocaman bir dev avuçlamış onu... Koca avucu uçan bir daire olmuş... onu uçurmuş, uçurmuş... sonra avuç açılıyor...iniyor... şimdi sık bir ormanın içinde buluyor kendini. Her yer yemyeşil...

Burası arada bir annesiyle, babasıyla gittikleri şehir dışındaki ormana hiç benzemiyor. Bir kere ağaçları tanıdık değil. Uğultusu da yok. Huzurlu, sakin, derin bir orman... Bir sincap önünden uçarcasına gidip ışık hızıyla ağaca tırmanıyor. Nedense sincabı görür görmez daha beşikte olan küçük erkek kardeşi geliyor aklına, gülümsüyor; büyükannesi “sincaba benziyor” demişti onu ilk gördüğünde... Bir ağaçkakan, asıldığı ağacın koca gövdesini gagalıyor. Sanki birazdan delip içine girecekmiş gibi.

Ağaçların arasında güneş ışıkları birer mızrak gibi saplanmış toprağa. Bazı yerlerde gün ışığı var, bazı yerler gölgelik. Bir su sesi geliyor uzaktan inceden inceye... Yaprakların hışırtısı bir orman şarkısı gibi... Su sesi yaprakların hışırtısına karışmış, hışırtı biraz sonra bir ayak sesine dönüşüyor.

İrkiliyor. Dönüp arkasına bakıyor.

O.

Evet o! Biraz önce babasının masalını okuduğu kız...

Evet, Kırmızı Başlıklı Kız!

Sahi kızın adı neydi?

Ama kolunda sepet yok. Üstü başı perişan... Islanmış, üşüyor gibi; yüzünde bir dehşet ifadesi... Koşmak, bir an önce gitmek istediği yer neresiyse, oraya ulaşmak istiyor belli.

Kırmızı Başlıklı Kız’ın........

© Habertürk


Get it on Google Play