Orhan Pamuk; hacmi küçük kendisi büyük “Beyaz Kale” romanında Napoli’ye yapılan bir deniz yolculuğu sırasında Osmanlı korsanları tarafından esir alınan bir Venediklinin İstanbul’a getirildikten sonra “Hoca” lakaplı bir alim tarafından satın alınmasını ve daha sonra birbirinin yerine geçen “ikize” dönüşmelerini, buradan yola çıkarak da “Doğu-Batı” karşıtlığını veya ilişkisini anlatır.

Esir Venedikli, İstanbul’a girişlerini romanda şöyle anlatır:

“İstanbul'a gösterişli bir törenle girdik. Çocuk padişah bizi seyrediyormuş. (…) Akşama doğru Kasımpaşa'da demirledik. Bizleri Padişah'a çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı, trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi saraya götürdüler. Yollara dizilmiş halk neşe ve merakla bizi seyrediyordu. Padişah, biz onu göremeden, hakkına düşen esirleri seçip ayırttı. Bizi de Galata’ya geçirip Sadık Paşa'nın zindanına tıktılar.”

İstanbul’a girerlerken onları seyreden “çocuk padişah”, daha sonra “Avcı” lakabıyla bilinecek Dördüncü Mehmet’tir. “Beyaz Kale”nin konusu bizim konumuz değil ama yazımızın konusu olan ve bir askeri darbeyle tahttan indirilen Avcı Mehmet bu muhteşem romanda, “çocukluğundan beri hayvanlara düşkün ve meraklı biri” olarak resmedilir.

Dönem 17. yüzyılın ortalarıdır; Orhan Pamuk’a da hikayesini bu döneme yerleştirmeye götüren, dönemin “renkli” bir dönem olmasıdır.

Romanın bir yerinde, ilk defa hünkarla karşılaşan Venedikli onu şu cümleyle tanımlar:

“Padişah, boyu başına göre kısa, kırmızı yanaklı sevimli bir çocuktu.”

*

“Kırmızı yanaklı” bu “sevimli çocuğun” babası “Deli” lakaplı İbrahim bir askeri darbeyle tahttan indirilince, onun yerine tahta çıkartıldı. Osmanlı padişahları içinde tahta çıkan en küçük padişahtır. Sadece 7 yaşındaydı. Çıkarmak için çocuğu tahtın önüne getirdiler, şaşkınlıktan mı, tahtın yüksekliğinden mi bilinmez, çıkamayınca Ulemadan Karaçelebizade Abdülaziz Efendi cesurca ileri atıldı, çocuğu koltuklarından tuttu, “Bismillah padişahım” dedi, tıpkı mektebe yeni başlayan çocukları berber koltuğuna oturttukları gibi onu tahta oturttu.

Tahta çıktığında tarih 1648’di. Babaannesi Kösem Sultan ipleri hemen eline aldı. Cülus dağıtmak gerekiyordu. Kösem kendi şahsi servetine kıyamadı, aklına Deli İbrahim döneminde Karun kadar zenginleşmiş Cinci Hoca geldi. Önce iyilikle para istendiler hocadan, “Can bu tendeyken zırnık vermem” dedi. Zorladılar, yine vermedi. Kaçtı, yakalandı. Kapatıldığı odada Cellat Kara Ali işkence aletlerini özenle önüne dizdi. Tam muameleye başlayacağı sırada Cinci Hoca’nın dili çözüldü. “Falan falan duvarların içinde, falan falan merdivenlerin altında” diyerek gizlediği hazinenin zulalarını bir bir söylemeye başladı. Hazinelerinden, “On iki güğüm dolusu cümlesi tas gibi çukur çil ve berrak halisül ayar” altın çıktı; denk denk, sandık sandık, bohça bohça kıymetli eşyaya, mücevhere, kumaşlara, kürklere, ipek şallara el konuldu. Cinci Hoca’nın servetinin toplam değeri iki milyon duka altınıydı. Çocuk Padişahın cülusu bu parayla karşılandı; bu cülus tarihe “Cinci Parası” olarak geçti ve Reşat Ekrem’in yazdığına göre, tarihte hiçbir cülus asker ve İstanbul ahalisinin yüzünü bu kadar güldürmemiştir.

*

Sultan Dördüncü Mehmet tahta çıktı pir çıktı, çok uzun bir süre inmedi oradan, 39 sene, 3 ay, 1 gün boyunca keyfince saltanat sürdü; “eh artık sen de çok oturdun orada” deyip günün birinden yine bir askeri darbeyle onu oradan indirdiler. Tahta çıkan 19. padişahtı, 98. İslam halifesiydi, Osmanlı tarihi boyunca hiçbir padişah cihan imparatorluğunun tadını onun gibi çıkarmamış, onun sürdüğü göz kamaştırıcı saltanatın keyfini sürmemiştir.

Öyle medrese hoca görmüş, tahsilli bir hükümdar falan değildi. İlme, irfana, hükümdarlık sanatına pek heves etmedi. Çocuktu, akranları çelik çomak oynuyordu. Annesinin bakımına muhtaçtı. Bu yüzden 15 yaşındayken elindeki “mührü hümayunu” Köprülülere teslim etti, o andan itibaren vezirlerin işine hiç karışmadı, şairleri etrafına toplamadı, alimlere yüz vermedi, sanatın hamisi olmadı; eline okunu yayını aldı hayvanların peşine düştü, bu dağ senin, bu orman benim avlanıp durdu. Hatta İstanbul’da fazla av sahası yok diye, Balkanlara yakın Edirne’ye gitti, oraya yerleşti. Padişah gidince devlet erkanı da peşine düştü. Divan-ı Hümayun da oraya taşındı. İstanbul’da devletin ismi kaldı, cismi göçtü. Yılda sadece bir iki kez bu şehre geldi. Anası Turhan Sultan onu hiç yalnız bırakmadı, oğlunu getirip götürürken üvey oğulları Şehzade Süleyman ile Ahmet’i de oradan oraya taşıdı.

*

Av seferleri debdebeli, alayı-ı valaydı. Ekseriyetle on binle otuz bin kişi arasında bir kalabalıkla ava çıktı. Seferler bazen haftalar, bazen de aylar sürdü. O şaşalı, tantanalı seferlere çıkarken peşinde, içleri pahalı kumaşlarla döşeli, tekerleklerine kadar gümüş işlemeli arabaların içinde, başta gözdesi Gülnuş Sultan olmak üzere en sevdiği kadınları da koşturdu.

Reşat Ekrem Koçu’nun demesine göre, sanki yeryüzüne inmiş bir melek kadar güzel olan Gülnuş Haseki, işvebaz, dilbaz bir Rum kızıydı, sultandan beş yaş küçük olduğu söylenir. On yaşındayken esir alınmış, on iki yaşında padişaha hediye edilmişti. Çocuk padişahın, onun kolları arasında buluğ çağına eriştiği anlatılır. Bir süre sonra hareminde yedi yüzden fazla cariye topladı ama Gülnuş hep gözdesi olarak kaldı.

*

Bu topraklarda askeri darbeleri, -15 Temmuz hariç-, önce herkesin sevinçle karşılaması, aradan bir süre geçtikten sonra o darbeleri yapanların, bazen darbeciler de onlara katılarak hesap sorulur gibi yapılmasının tarihi, Genç Osman faciasına kadar uzanır. Genç Osman’a o korkunç muameleyi yapanlardan bazıları sonradan belasını buldu ama bir süre sonra sanki olanlar hiç yaşanmamış gibi Deli İbrahim kanlı bir darbeyle indirildi, onun yerine küçük yaştaki oğlu geçince de bu kez İbrahim’e yapılan o muamele akıllara geldi.

Bu yüzden 7 yaşındaki çocuk padişahın iktidardaki ilk sekiz yılı, yani 1656’da Köprülü Mehmet Paşa sadrazam oluncaya kadar geçen süresi, pek kanlı, pek korkunç yıllardır. Çocuk padişah, birbiri ardına inen darbeler arasında büyüdü. Tahta çıkalı henüz dört ay olmuştu ki önce sipahiler ayaklandı. Başka şeylerin yanında, Sultan İbrahim’in ne zaman, kimler tarafından öldürüldüğünü sordular, padişahın katili diye hem sadrazamın hem de şeyhülislamın kellelerini istediler. Osmanlı tarihine “At Meydanı Cengi” olarak geçen yeniçeri-sipahi savaşı bu yüzden yaşandı. Tam bir sipahi kırımıyla sonuçlandı savaş.

Bu kanlı girişimden hemen sonra bu kez Sadrazam Sofu Mehmet Paşa’nın etrafını bir güruh sardı. Paşa sözlerine kandı. Kösem Sultan ile yeniçeri, paşanın istikbaline engeldi. Sarayın temel direği Kösem Sultan çekilirse eğer dam kendiliğinden ocak ağalarının başına çökecekti. Fakat Kösem’i tufaya getirmek kolay değildi, kısa sürede dünyasını Mehmet Paşa’nın başına yıktı, koynundaki mührü aldılar, onu Malkara’ya sürdüler önce, orada da kellesini kopardılar.

Artık Yeniçeri Ocağı ağalarının “bıyıkları balta kesmez” oldu.

Ama sarayda entrika bitmiyordu. Valide Turhan Sultan da iktidarını Kösem’le paylaşmak istemiyordu. Kösem bunun farkına vardı, tehlikeyi bertaraf etmek için torunu çocuk padişahı ortadan kaldırmayı düşündü. Sultan Mehmet ölürse eğer yerine yaşça birkaç aylık küçük kardeşi Şehzade Süleyman geçecekti, Süleyman’ın anası Dilşab Sultan da meczuptu zaten, Kösem’le aşık atacak hali yoktu.

Çocuk padişah henüz sünnet olmamıştı. 1649 Eylül’ünde bir hafta süren şaşalı bir düğünle padişah sünnet ettirildi. Kızlarağası Celali İbrahim Ağa, Kösem’in söylediklerini harfiyen yerine getirdi. Sünnet sırasında padişahı Sadrazam Kara Murad Paşa tutmuştu, yaralı pipisi sarıldıktan sonra padişah Kızlarağasının kucağına verildi, o da götürüp yatağına yatırırken organındaki sargıyı çözdü, kanama başladı, son anda yetiştiler, cerrahın kusuru yoktu, sadrazam şahitti, suçlu onu götüren Celali İbrahim Ağa’ydı. Ağa, Kösemin bir manevrasıyla kelleyi kurtardı. Ama ne Kösem emelinden vazgeçti ne karışıklıklar dindi.

Maceramızın bundan sonraki kısmını, Orhan Pamuk’un Venedikli kahramanı “Beyaz Kale”de şöyle hülasa eder:

“Saray'da bir şeyler olduğunun haberini bundan çok sonra aldık: Kösem Sultan, yeniçeri ağalarıyla anlaşmış, Sultan'ı ve annesini öldürtüp yerine Şehzade Süleyman'ı geçirmek için bir düzen kurmuş, ama sökmemiş. Kösem Sultan'ı ağzından burnundan kan gelene kadar boğup öldürmüşler. Hoca, olup biteni, muvakkithaneye gelen aptal dostlarının dedikodularından öğreniyor….”

*

Kösem Sultan öldürüldükten sonra sıra ona destek veren Yeniçerilere geldi. Tellallar sokaklara dağıldı; İstanbul ahalisi yeniçerilere karşı padişahın yanına çağrıldı. Her şey arapsaçına döndü.

Beş yıl içinde, 4 Mart 1656 Cumartesi gününe kadar, çocuk padişah Dördüncü Mehmed’in mühr-i hümayunu tam sekiz sadrazamın koynuna girdi, çıktı. Nihayet 8 Mart Çarşamba günü, Osmanlı tarihine “Vaka-i Vakvakiye” veya “Çınar Vakası” olarak geçen kanlı darbe yaşandı.

Devlet ağır bir mali buhran içindeydi. Askerlere maaş dağıtılamıyordu. Bu yüzden yeniçeriler ayaklandı. Onlara göre maaşlarını vermeyen sarayda otuza yakın kötü niyetli adam vardı. Hepsinin idamını istediler. Padişah başta, hepsini darbecilere vermek istemedi, canlarının bağışlanmasını istedi. Askerler “istemezük” deyince de mecbur kaldı hepsinin idam fermanını verdi, cesetler teker teker kale duvarlarından darbeci askerlere atıldı. Cesetler anında çırılçıplak soyuldu, ayaklarına ip bağlandı, sürükleye sürükleye şimdiki Sultanahmet, o zamanki adıyla At Meydanı’na götürüldü, orada hepsi ayaklarından ulu bir çınar ağacına asıldı. Eski bir Hint masalında geçer; memleketin birinde acayip bir ağaç varmış, insan şekli ve suretinden meyve veriyormuş bu tuhaf ağaç ve durmadan “vak vak” diye sesler çıkarıyormuş. İşte bu yüzden bu çınar ağacına “Vakvak Ağacı” adı verildi ve bu hadise de tarihe “Vaka-i Vakvakiye” olarak geçti. Bu hadise olduğunda Sultan Dördüncü Mehmet henüz 14 yaşındaydı.

*

Bu hadiseden hemen sonra, 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa sadrazam oldu. Sultan Dördüncü Mehmet de en mutlu yıllarını, on beş yaşında başlayıp kırk iki yaşına kadar süren Köprülüler devrinde yaşadı.

Sultan Dördüncü Mehmed ile anası Turhan Sultan sadrazamlık mührünü Köprülü Mehmed’e teslim ederlerken ne kendilerinin ne de başkalarının “icraatlarına” karışmayacağına söz verdiler, sözlerinde de durdular.

Sultan Dördüncü Mehmed bundan sonra 27 sene boyunca tam anlamıyla bir keyif sürdü. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun pek şanlı, pek kudretli, pek kuvvetli, pek haşmetli devridir. Padişaha bu döneminden dolayı Garplılar “Büyük” lakabını takarken, Türkler de ona “Avcı” demeye başladı.

İmparatorluğun tarihini yazanların defterine bu dönem “altın sayfalar” olarak kaydedildi.

Bir rivayete göre 85 yaşında idareyi eline alan Köprülü Mehmet Paşa devletin sopasını da eline aldı; kısa sürede anarşinin, şekavetin, zorbalığın, rüşvetin, hırsızlığın ve her türlü suiistimalin kökünü kuruttu. Sadrazamlığının ilk beş senesinde, vezir, serdar, rütbeli, serseri, deyyus demeden tam 40 bin kişiyi idam ettirdi. Devletin devlet olduğunu gösterdi. Tam anlamıyla bir otorite kurdu. Çanakkale Boğazı’ndaki Venedik ablukası kaldırıldı, Girit’e yardım yolu açıldı, Macaristan ile Erdel’de çıkan isyan şiddetle bastırıldı.

Köprülü Mehmed Paşa vefat edince yerine 25 yaşındaki oğlu Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa geçti. Babasının bıraktığı yerden başarıları o devam ettirdi. İmparatorluğun sınırları genişledikçe genişledi, 1672’ye gelindiğinde Osmanlı’nın en büyük haritası çoktan çizilmişti. Köprülü Mehmed Paşa’nın damadı, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana kapılarına bu sırada dayandı. Viyana’yı alamayınca da dönüş yolunda Belgrat’ta, bir sabah vakti iki rekat namaz kıldıktan sonra kellesini gelen iki cellada teslim etti.

*

İmparatorluğun bu “kudret ve haşmet” devrinde, artık “Avcı” lakabını almış olan Sultan Dördüncü Mehmed görkemli av seferlerini ve kadınlardan başka bir şey düşünmedi.

24 Temmuz 1661’de İstanbul’da devasa bir yangın çıktı. Yangın üç gün üç gece sürdü 80 bin 200 ev, 300 saray ve konak, 360 cami ve mescit, 100 han ve kervansaray, 100 mahzen, ardiye, 40 hamam ve çarşılarda 10 bine yakın dükkan ve şehirdeki hemen hemen bütün fırınlar yandı. Günlük hayat durdu. Şehir felç oldu.

Bu facia olduğunda padişah 20 yaşındaydı, arkasından duyulan feryatları, çığlıkları duymak istemedi, Edirne’ye ava gitti.

“Beyaz Kale”nin kahramanları Venedikli ile Hoca, geçen süre zarfında artık büyümüş ve durmadan ava giden padişahla ava bile gidiyorlar artık. Anlatıcı Venedikli, o anları şöyle anlatır:

“Av seferleri, yürüyüşümüzün haftasında başladı. Sırf bu iş için orduyla gelen bir takım önden gidiyor, bölgede keşif yaptıktan, elverişli araziyi seçtikten, köylüleri harekete geçirdikten sonra, Padişah, biz ve avcıları, yürüyüş kolundan ayrılarak, ceylânlarıyla ünlü bir koruya, yaban domuzlarının koşturduğu bir dağın yamaçlarına, ya da tilkilerle tavşanların kaynaştığı bir ormana gidiyorduk. Saatler süren, bu küçük ve eğlenceli av seferlerinden sonra yürüyüş koluna, zaferle bitirdiğimiz bir savaştan döner gibi tantanayla döner, ordu Padişah'ı selâmlarken bizler de onu hemen arkasından izlerdik. Hoca'nın öfke ve nefretle karşıladığı bu törenleri ben seviyordum; akşamları yürüyüşten, ordunun geçtiği köylerin ve kasabaların halinden, ya da düşmandan gelen son haberlerden çok, Padişahla birlikte avdan söz etmekten hoşlanırdım.”

Her şeyiyle kendini ava vermiş olan padişahın geçtiği her yere av hayvanları salındı. Hayatında ne sanat heyecanı ne fikir tartışmaları vardı, tebaasının neşe ve derdi de onun işi değildi artık.

Orhan Pamuk’un kahramanı onu anlatmaya devam eder:

“Av meraklılarının çoğu gibi, uzun ve yorucu av seferlerinin gecelerinde, Padişah, avlananın kendisi olduğunu düşlediğinde, tahtı kaybetme korkusuyla, rüyasında, kendi tahtında kendi çocukluğunu oturur gördüğünde, Hoca ona, tahtında hep genç kalacağını, ama hiç uyumayan düşmanlarımızın tuzaklarından ancak onlar kadar üstün silâhlar yaparak kurtulacağını anlatırdı. Dedesi Sultan Murat'ın kol gücünü kanıtlamak için, bir kılıç vuruşuyla ikiye böldüğü eşeğin iki yarısının koşturarak birbirlerinden uzaklaştıklarını; babaannesi olacak Kösem Sultan denen cadalozun kendisi ve annesini boğmak için dirilip çırılçıplak üzerine geldiğini; At Meydanı'ndaki çınar ağaçlarının yerine biten incir ağaçlarından incir yerine kanlı cesetler sarktığını; yüzü kendi yüzüne benzeyen kötü adamların onu ellerindeki çuvallara sokup boğmak için kovaladığını, ya da Üsküdar'dan denize giren bir kaplumbağa ordusunun sırtlarındaki mumların rüzgârdan bir türlü sönmeyen alevleriyle saraya doğru yürüdüğünü, Padişah düşlediğinde, biz, onun devlet işlerini bıraktığını, avdan ve hayvanlarından başka kafasında bir şey olmadığını söyleyenlerin ne kadar haksız olduğunu düşünür, benim sabır ve keyifle bir deftere yazarak sınıflandırdığım bu rüyaları da, bilimin ve yapılması gereken inanılmaz bir silâhın yararlarına yormaya çalışırdık.”

*

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Viyana seferine giderken, padişah da yanına sevgili Gülnuş’unu alarak, gümüş arabalar içinde Belgrad’a kadar avlana avlana onunla gitmişti. Viyana bozgunu sonun başlangıcı oldu. İkinci Viyana seferi de kâr etmedi. Bir anda, o zamana kadar alınan şehirler, kuşatılan kaleler bir bir düşmanın eline geçmeye başladı. Nihayet 1686 yılının Eylül ayında düşman Budin’e girdi. Herkes bu duruma gözyaşı dökerken sultan avdaydı. Camilerden padişahı gaflet uykusundan uyandırmak için vaazler verilirken padişah avdaydı. Ulema uyardı, onlara söz verdi, ertesi gün tekrar ava çıktı.

“Genç yeniçeriler rahatsız” olmaya başladı. “İhtiyar yeniçeriler” bütün hazırlıkları tamamlamıştı. Ordu Belgrad kışlağındayken isyan etti. Serdar ve sadrazam Süleyman Paşa’nın otağını başına yıktı ve Edirne’ye doğru yürüyüşe geçti. Avcı Mehmed, onlara durmalarını emreden bir ferman yollayarak İstanbul’a kaçtı. Asker fermanı dinlemedi, Sultan kaçarken arkasından gelen “yemeni sesleri” kulaklarını sağır etti.

Padişah şimdi taht kaygısına düşmüştü. Yeniçerilere, “Kimi isterseniz vereceğim, oğlum Mustafa’yı istiyorsanız onu da vereceğim, Edirne’de kışlayın, İstanbul’a gelmeyin” diye yalvardı.

Ordu onu dinlemedi. Avcı Mustafa şimdi tahtı da unutmuş can derdine düşmüştü.

Ordu Silivri’ye vardı. İstanbul Kaymakamı Köprülü Mehmed Paşa’nın küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşa’nın aklına padişahın canını kurtaracak bir fikir geldi. Tez elden ulemayı ve devlet erkanını sabah namazında Ayasofya’da toplantıya çağırdı. Toplantıda bulunan erkana, “Ordu İstanbul’a girerse kan gövdeyi götürecek, en iyisi Sultan Mehmed’i ordu gelmeden tahttan biz indirelim, yerine de kardeşini padişah yapalım, asi asker yeni padişahı görünce belki yatışır,” dedi.

Teklif makuldü, kabul edildi. Namazdan sonra saraya gittiler. Kararı Kızlarağası Ali Ağa tebliğ etti hünkara:

“Allah’ın muradı buymuş, buyurun hapishaneye,” dedi.

Avcı Sultan Dördüncü Mehmed, sarayda “Kafes” yahut “Şimşirlik” denilen hanedan hapishanesinde tam kırk yıldan beri çile dolduran üvey kardeşleri Süleyman ile Ahmed’in kaldığı odaya kapatıldı. Yanına hangi kadınları istediği soruldu, “Gülnuş ile Afife” dedi, ama isteği yerine getirilmedi, tahtını tam kırk yıldan beri inim inim inlettiği kardeşi İkinci Süleyman’a bıraktı.

Padişah Avcı Mehmed, tahttan indirildikten sonra Edirne’ye götürüldü. 10 Ocak 1693’te kapatıldığı kafeste vefat etti. Cenazesi İstanbul’a getirildi. Eminönü’nde, Yeni Cami’de Turhan Valide Türbesi’nde, annesi Turan Sultan’ın yanına gömüldü.

*

Demek ki neymiş; tebasının sesini, feryadını duymayan, derdiyle hemhal olmayan her daim zek-i sefasında bir hayat süren, cihan padişahı bile olsa o haşin sondan kolay kolay kurtulamaz; Avcı Mehmet'in hikayesi bunun delilidir.

QOSHE - Sultan Avcı Mehmet nasıl av oldu? - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Sultan Avcı Mehmet nasıl av oldu?

83 1 18
13.11.2022

Orhan Pamuk; hacmi küçük kendisi büyük “Beyaz Kale” romanında Napoli’ye yapılan bir deniz yolculuğu sırasında Osmanlı korsanları tarafından esir alınan bir Venediklinin İstanbul’a getirildikten sonra “Hoca” lakaplı bir alim tarafından satın alınmasını ve daha sonra birbirinin yerine geçen “ikize” dönüşmelerini, buradan yola çıkarak da “Doğu-Batı” karşıtlığını veya ilişkisini anlatır.

Esir Venedikli, İstanbul’a girişlerini romanda şöyle anlatır:

“İstanbul'a gösterişli bir törenle girdik. Çocuk padişah bizi seyrediyormuş. (…) Akşama doğru Kasımpaşa'da demirledik. Bizleri Padişah'a çıkarmak için zincire vurdular, askerlerimizi gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar, gemimizden aldıkları borularımızı, trampetlerimizi alayla ve keyifle çalarak eğlene eğlene bizi saraya götürdüler. Yollara dizilmiş halk neşe ve merakla bizi seyrediyordu. Padişah, biz onu göremeden, hakkına düşen esirleri seçip ayırttı. Bizi de Galata’ya geçirip Sadık Paşa'nın zindanına tıktılar.”

İstanbul’a girerlerken onları seyreden “çocuk padişah”, daha sonra “Avcı” lakabıyla bilinecek Dördüncü Mehmet’tir. “Beyaz Kale”nin konusu bizim konumuz değil ama yazımızın konusu olan ve bir askeri darbeyle tahttan indirilen Avcı Mehmet bu muhteşem romanda, “çocukluğundan beri hayvanlara düşkün ve meraklı biri” olarak resmedilir.

Dönem 17. yüzyılın ortalarıdır; Orhan Pamuk’a da hikayesini bu döneme yerleştirmeye götüren, dönemin “renkli” bir dönem olmasıdır.

Romanın bir yerinde, ilk defa hünkarla karşılaşan Venedikli onu şu cümleyle tanımlar:

“Padişah, boyu başına göre kısa, kırmızı yanaklı sevimli bir çocuktu.”

“Kırmızı yanaklı” bu “sevimli çocuğun” babası “Deli” lakaplı İbrahim bir askeri darbeyle tahttan indirilince, onun yerine tahta çıkartıldı. Osmanlı padişahları içinde tahta çıkan en küçük padişahtır. Sadece 7 yaşındaydı. Çıkarmak için çocuğu tahtın önüne getirdiler, şaşkınlıktan mı, tahtın yüksekliğinden mi bilinmez, çıkamayınca Ulemadan Karaçelebizade Abdülaziz Efendi cesurca ileri atıldı, çocuğu koltuklarından tuttu, “Bismillah padişahım” dedi, tıpkı mektebe yeni başlayan çocukları berber koltuğuna oturttukları gibi onu tahta oturttu.

Tahta çıktığında tarih 1648’di. Babaannesi Kösem Sultan ipleri hemen eline aldı. Cülus dağıtmak gerekiyordu. Kösem kendi şahsi servetine kıyamadı, aklına Deli İbrahim döneminde Karun kadar zenginleşmiş Cinci Hoca geldi. Önce iyilikle para istendiler hocadan, “Can bu tendeyken zırnık vermem” dedi. Zorladılar, yine vermedi. Kaçtı, yakalandı. Kapatıldığı odada Cellat Kara Ali işkence aletlerini özenle önüne dizdi. Tam muameleye başlayacağı sırada Cinci Hoca’nın dili çözüldü. “Falan falan duvarların içinde, falan falan merdivenlerin altında” diyerek gizlediği hazinenin zulalarını bir bir söylemeye başladı. Hazinelerinden, “On iki güğüm dolusu cümlesi tas gibi çukur çil ve berrak halisül ayar” altın çıktı; denk denk, sandık sandık, bohça bohça kıymetli eşyaya, mücevhere, kumaşlara, kürklere, ipek şallara el konuldu. Cinci Hoca’nın servetinin toplam değeri iki milyon duka altınıydı. Çocuk Padişahın cülusu bu parayla karşılandı; bu cülus tarihe “Cinci Parası” olarak geçti ve Reşat Ekrem’in yazdığına göre, tarihte hiçbir cülus asker ve İstanbul ahalisinin yüzünü bu kadar güldürmemiştir.

Sultan Dördüncü Mehmet tahta çıktı pir çıktı, çok uzun bir süre inmedi oradan, 39 sene, 3 ay, 1 gün boyunca keyfince saltanat sürdü; “eh artık sen de çok oturdun orada” deyip günün birinden yine bir askeri darbeyle onu oradan indirdiler. Tahta çıkan 19. padişahtı, 98. İslam halifesiydi, Osmanlı tarihi boyunca hiçbir padişah cihan imparatorluğunun tadını onun gibi çıkarmamış, onun sürdüğü göz kamaştırıcı saltanatın keyfini sürmemiştir.

Öyle medrese hoca görmüş, tahsilli bir hükümdar falan değildi. İlme, irfana, hükümdarlık sanatına pek heves etmedi. Çocuktu, akranları çelik çomak oynuyordu. Annesinin bakımına muhtaçtı. Bu yüzden 15 yaşındayken elindeki “mührü hümayunu” Köprülülere teslim etti, o andan itibaren vezirlerin işine hiç karışmadı, şairleri etrafına toplamadı, alimlere yüz vermedi, sanatın hamisi olmadı; eline okunu yayını aldı hayvanların peşine düştü, bu dağ senin, bu orman benim avlanıp durdu. Hatta İstanbul’da fazla av sahası yok diye, Balkanlara yakın Edirne’ye gitti, oraya yerleşti. Padişah gidince devlet erkanı da peşine düştü. Divan-ı Hümayun da oraya taşındı. İstanbul’da devletin ismi kaldı, cismi göçtü. Yılda sadece bir iki kez bu şehre geldi. Anası Turhan Sultan onu hiç yalnız bırakmadı, oğlunu getirip götürürken üvey oğulları Şehzade Süleyman ile Ahmet’i de oradan oraya taşıdı.

Av seferleri debdebeli, alayı-ı valaydı. Ekseriyetle on binle otuz bin kişi arasında bir kalabalıkla ava çıktı. Seferler bazen haftalar, bazen de aylar sürdü. O şaşalı, tantanalı seferlere çıkarken peşinde, içleri pahalı kumaşlarla döşeli, tekerleklerine kadar gümüş işlemeli arabaların içinde, başta gözdesi Gülnuş Sultan olmak üzere en sevdiği kadınları da koşturdu.

Reşat Ekrem Koçu’nun demesine göre, sanki yeryüzüne inmiş bir melek kadar güzel olan Gülnuş Haseki, işvebaz, dilbaz bir Rum kızıydı, sultandan beş yaş küçük olduğu söylenir. On yaşındayken esir alınmış, on iki yaşında padişaha hediye edilmişti. Çocuk padişahın, onun kolları arasında buluğ çağına eriştiği anlatılır. Bir süre sonra hareminde yedi yüzden fazla cariye topladı ama Gülnuş hep gözdesi olarak kaldı.

Bu topraklarda askeri darbeleri, -15 Temmuz hariç-, önce herkesin sevinçle karşılaması, aradan bir süre geçtikten sonra o darbeleri yapanların, bazen darbeciler de onlara katılarak hesap sorulur gibi yapılmasının tarihi, Genç Osman faciasına kadar uzanır. Genç Osman’a o korkunç muameleyi yapanlardan bazıları sonradan belasını buldu ama bir süre sonra sanki olanlar hiç yaşanmamış gibi Deli İbrahim kanlı bir darbeyle indirildi, onun yerine küçük yaştaki oğlu geçince de bu kez İbrahim’e yapılan o........

© Habertürk


Get it on Google Play