Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses |
Charles Dickens’ın tarif ettiği gibi üst üste binmiş derin kuyulardan müteşekkilse eğer bir şehir; gecenin o vaktinde herkes kendi dipsiz kuyusunda yapayalnız yaşıyordu.
Kar, bir bela gibi yağıyordu şehre.
Dünyanın her yerinde olup bitenleri kendime dert edindiğimi bilen makine, telefonuma durmadan İran’a dair haberler gönderiyordu.
Ben İranlı Jafar Panahi’nin “Üç Hayat” filmini seyrediyordum.
Acem mülkünün kuzeyinde, dağlar arasında bir köyde yaşayan Marziye’nin kalbini oyuncu olma sevdası sarmış, ille de konservatuvara gidecek ama ailesi izin vermiyor. Aklına şeytani bir fikir gelir, bir mağarada kendini asmadan önce bir video çeker ve meşhur oyuncu Behnaz’a gönderir. O sırada bir film çekiminde olan ve başını kaşıyacak vakti olmayan Behnaz videodan çok etkilenir. Hem genç kızı kurtarmak hem de hayallerini gerçekleştirmesine yardımcı olmak için işini gücünü bırakarak, Jafar Panahi ile birlikte kuzeye doğru, dağlar arasındaki o köye gitmek üzere yola çıkar.
Araba, çocukluğumda gördüğüm manzaralara benzer manzaraları geride bırakarak toz toprak içinde, taş çakıl dolu, bozuk ve daracık bir yolda ilerlerken iki münevverin; bir köylü kızın “ben oyuncu olmazsam canıma kıyarım” demesine inanıp bu zahmetli yolculuğu göze almalarına iten şeye dair bir cümle düştü aklıma, defterime not ettim:
İnsan, acıma hissine sahip olduğu için değil, başkasının acısını hissedebildiği için insandır.
Bu cümleyi veya benzerini benden önce muhtemelen Tolstoy veya ona benzer birisi yazmış olabilir bilmiyorum ama o sırada aklıma gelen şey, bu filmi yapmak üzere kolları sıvayan Panahi’nin de aklına geldiği muhakkak.
Yolda; kız intihar ettiyse eğer mutlaka köyün kabristanına gömülmüştür diye ortak kanıya vararak, karşılaştıkları ilk köylüye -ki köylüler Azeri Türkçesiyle konuşuyorlar ve Panahi de Azeri Türkü olduğu için dillerini biliyor- köyün mezarlığını soruyorlar, köylü tarif eder. Kabristanda taze bir mezar varsa, o mutlaka yeni intihar etmiş Marziye’nindir derler. Mezarlığa girer girmez, taze kazılmış açık duran bir mezar çıkar karşılarına. Yaklaşırlar. Mezarın içinde yaşlı bir kadın uzanmış yatıyor. Yanında bir fanus... Şaşırırlar. Kadına neden mezarda yattığını sorarlar. “Burası benim ahiret evim,” cevabını verir kadın. Yanına koyduğu fanus da aydınlık tutuyor mezarı! Geceleri doksan dokuz yılan gelir mezara. Işığı görünce kaçıyorlar. Işık cümle haşaratı kovar! “Kötülük yapan birisine benzemiyorsun” der Panahi, “Yılan neden kabrine gelsin k?” diye sorar kadına. Kadın “İyilik yapıp yapmadığımı da bilmiyorum ki” cevabını verir.
Köylüler, tanınmış artistin köyün sorunlarını merkeze bildirmek için köylerini ziyaret ettiğini sanır başta. Televizyon dizilerinde oynayan artist Behnaz’ı herkes tanıyor ama yönetmen Panahi’yi bilen yok bu köyde. O da olsa olsa şoförüdür herhalde. Marziye’yi aradıklarını söyleyince köylülerin ilgisi kaybolur. Kızı aramaya girişirler. Bir yığın hadiseden sonra Marziye’nin intihar etmeyip; bir süre önce köylerine gelmiş, köyün dışında, bir yamaçta küçücük, şirin bir eve yerleşmiş, artık filmlerde rol almayan ünlü kadın oyuncu, Şehrazat’ın evinde saklandığını öğrenirler.
Gerçekten de bahsettikleri ev gibidir Şehrazat’ın evi. Tek katlı, etrafı çiçeklerle süslü, bir yamaca yaslanmış, önünde şahane bir manzara olan tek başına bir ev. Biz Şehrazat’ı hiç görmeyiz. Sadece uzaktan, geceleri, evin içinde yanan ışıktan pencereye yansıyan siluetini, o kadar… Bir seferinde üç kadın içerde dans ederken arabanın içinde Panahi siluetlerini görür uzaktan.
Şehrazat’ı ve evini, eve girmeyen Panahi’ye Behnaz anlatır.
“İyi ki gelmedin” der, “ev çok küçük, onu utandıracak kadar küçük. Bütün dünyaya küsmüş. Özellikle birlikte çalıştığı yönetmenlere. Onu çok üzdüklerini söylüyor. O zaman sizin film çekmediğinizi söyledim ama ikna olmadı, ‘birbirlerinden farkları yok, hepsi birbirinden beter’ dedi.”
Panahi kendini savunur:
“Ona destek olmadığımız için, bizlere kızıyor anlaşılan. Ama yalnız o değildi ki. O dönemde bütün oyuncular aynı sorunları yaşadı.”
Behnaz devam eder:
“Evinde doğru dürüst bir şey yok. Sadece resimler ve filmlerinin afişleri var, o kadar.”
Bu konuşmalardan sonra biz seyirciler Şehrazat’ı daha çok merak etmeye başlarız. Demek Şehrazat bir sinema oyuncusu, besbelli kadının filmlerde oynamasına izin vermemiş muktedirler, ona hiçbir yönetmen sahip çıkmayınca, o da “topunuzun canı cehenneme” demiş, gelip bu dağlar arasındaki uzak dağ başı köyünde, bu küçücük, “onu utandıracak kadar küçük” eve sığınmış, duvara astığı resimler ve film afişleri arasında yeni bir münzevi hayata başlamış.
Panahi, Şehrazat’ın köydeki hayatına dair daha geniş malumatı daha sonra, onun evine sığınan, aradıkları kız Marziye’den alır. Panahi şaşkındır zira o Şehrazat’ı Kermanşah’ta zannediyormuş. Marziye Şehrazat’ı anlatır ona.
İki yıl önce dönmüş Kermanşah’tan. Köye yerleşince, köylüler başta onu çok rahatsız etmişler. Muhtar filmlerde rol aldığını ve dans ettiğini öğrenince onu köyden kovmaya karar vermiş.........