Geçen hafta Pazar günü yazdığım, benden önce başka yazarların defalarca anlattığı, çoğu kişinin aşina olduğu “Genç Osman”ın bir askeri darbeyle tahttan indirilip feci bir şekilde öldürülmesine dair yazı, belki de bu tür tarihi vakalara olan ilgiden olsa gerek diğer yazılarıma nazaran daha fazla ilgi gördü sanırım.

Tarihimizde Genç Osman’a karşı tertiplenen askeri darbe ne ilk ne de son darbedir. İkinci Osman’dan önce İkinci Bayezid de benzer bir darbeye maruz kalmış; Genç Osman’dan sonra da Birinci Mustafa, Sultan İbrahim, Dördüncü Mehmed, İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa, Sultan Abdülaziz, Beşinci Murad ve son olarak da Sultan İkinci Abdülhamid askeri darbeler sonucu tahttan indirilmişler. Bunlardan İkinci Bayezid, İkinci Osman, Sultan İbrahim, Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa ve Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra da öldürülmüşler.

İbretlik, acıklı, korkunç, feci, kanlı hikayelerdir hepsinin hikayeleri.

Zaman buldukça bu darbelerin karanlık, kan ve zulüm dolu tarihlerine geri dönmek öğretici olabilir; ben de onu yapacağım.

O halde gelin; tarihe “deli” olarak geçen, tarihçi İlber Ortaylı’ya göre “deli falan” olmayan, sadece “sinirleri adamakıllı bozuk”, kimi yazarların da “bilinçli bir cinnet” olarak nitelendirdiği, Reşat Ekrem Koçu’ya göre ise tahta çıktığında, “Ya Rabbim biraz sonra iki dudağım arasından onca memleketin ve tebaanın kaderini etkileyecek sözler çıkacak, ben buna layık mıyım?” diyerek Osmanlı tarihinin en bilgece duasını yapmış olan Sultan İbrahim’in yine bir askeri darbeyle tahttan indirilmesinin, daha sonra da öldürülmesinin izini sürelim bugün.

*

Sultan Dördüncü Murat, Bağdat seferinden ağır hasta döndü. Şubat ayıydı. İstanbul’da yaman bir kış hüküm sürüyordu. Osmanlı kaynaklarına göre “gut” hastasıydı padişah, Batılı kaynaklara göre ise “siroz”du. Osmanlı mülkünde müskiratı yasaklamıştı hükümdar, muhtemelen kendisini adım adım ölüme yaklaştıran da yasakladığı o müskirattı. Dersaadet’e varmadan önce Sultan, iki ferman gönderdi şehre; gelişinin şerefine büyük bir şenlik tertiplenecek, bir de tahtın tek varisi olan, o sırada kafeste bulunan kardeşi İbrahim hal edilecek! Bazı tarihçiler der ki, Dördüncü Murat’ın bu fermanla muradı, ölürken tahtı “yetersiz” bir varise bırakmaktansa, hanedana kendi eliyle son verip tarihe son Osmanlı padişahı olarak geçmekti. Bu fermanlardan ikincisi validesi Kösem Sultan’a çarptı, oğluna “İbrahim öldürüldü,” diye doğru olmayan bir haber gönderdi, Sultan Murat annesinden gelen bu haberi öğrendikten sonra, yüzünde dehşetli bir sırıtışla son nefesini verdi.

*

Ağabeyi Sultan Murat öldüğünde, yerine geçecek olan İbrahim 24 yaşındaydı. İbrahim 1615 doğumludur. Sultan Ahmet ile Kösem Sultan’ın oğludur. 2 yaşındayken kafese koymuşlar çocuğu. Kafese düşen ilk şehzadedir. Sultan Mustafa, Genç Osman ve Dördüncü Murat’ın hükümdarlıkları sırasında her an bir celladın gelip boynuna kement atması korkusuyla yaşadı. Böyle böyle kafeste 22 yılını geçirdi.

Kafes, Topkapı Sarayı’nın tam ortasında, yüksek duvarların arkasında kalan iki katlı gri bir binaydı. Valide sultanların odasının tam karşısındaydı. Bahçesi güzeldi. Ancak zemin katı penceresizdi. İkinci katta ise sadece denize bakan pencereleri vardı. Buraya kapatılan şehzadelerin ya hükümdar olmak ya da boynunu celladın kemendine uzatmaktan başka bir şansı yoktu. Dışarı çıkamazlardı. Yanlarına sadece sağır ve dilsiz hizmetkarlar girebilirdi. Mütevazı bir de haremleri vardı. Bu hareme giren kızların da kaderi şehzadelerle aynıydı. Onlar da bir daha dışarı çıkamazlardı. Ya rahimleri alınır ya da kimyevi bir usulle kısırlaştırırlardı. Her şeye rağmen hamile kalan olursa canından olurdu.

İbrahim burada küçük bir odada kalıyordu. Yemeğini kapısının demir parmaklıkları arasından veriyorlardı. Oda sadece denizin görüldüğü demir parmaklıklı küçük bir pencereden alıyordu ışığını. Pencerenin önüne kuşlar konuyordu. O da oraya gelen güvercinleri besleyerek geçiriyordu günlerini. Onlarla eğleniyor, onlarla konuşuyordu. Diğer kardeşlerini Sultan Murat boğdurmuştu. Her an sıranın kendisine gelmesi korkusuyla yaşıyordu. Bu durum bünyesini feci sarsmıştı.

*

1640 yılında ağabeyi Sultan Murat öldüğünde dışarıda olup bitenlerden bihaberdi. Kendisine haberi verip tahta çıkarmak üzere Darussaâde ağası kapısını çaldı. Ağa, “Mübarek başınız sağ olsun, kardeşiniz vefat etti, taht-ı saltanat sizindir” müjdesini verdi. İbrahim inanmadı, onu kandırarak ölüme götüreceklerdi; “Siz bana mekr û âlidersiz, bana taht ve saltanat gerekmez, karındaşım sağ olsun, benden ne istersiniz?” diye çıkıştı. Odada ne varsa kapının arkasına yığdı. Annesi Kösem Sultan’a haber verdiler, geldi “Aslanım başın sağ olsun, gel çık” diyerek onu tahta davet etti. Yine çıkmadı. Yemin ettiler, yine çıkmadı. Mecburi kapıyı kırdılar. Bir koluna Kösem Sultan, öteki koluna ağa girdi, sürükleyerek dışarı çıkardılar. İbrahim’i sürükleye sürükleye, feryat figan içinde Sultan Murad’ın cesedinin bulunduğu odaya götürdüler, o hâlâ etrafa hakaretler yağdırıyordu. Cesedin yüzünü açtılar. Bir süre ağabeyinin yüzüne baktı. Sonra taht odasına yöneldiler. Aniden geri döndü, kardeşinin gerçekten de öldüğüne emin olmak istiyordu. Tekrar yüzünü açtılar, iyice emin olunca, bazı tarihçilere göre kahkahalar atarak “kasap sonunda öldü” deyip çılgınca dans etmeye; Halil İnalcık’a göre ise hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ve taht odasına doğru yürüdü. Tahta çıktı ve tarihe geçen şu duayı yaptı:

“Ey Rabbim! Bana saltanat nasip ettin. Biraz sonra koca bir ülkenin bütün insanlarının mal ve can emniyeti iki dudağımın arasından çıkacak bir kelimeye bağlı olacak. Yeryüzünde irademin önüne geçecek bir irade bulunmayacak. Eğer ben zulüm ve gadr ile insanların üzerinde bir kabus olursam, kudret-i ilahiyeni göster ve canımı al.”

İstanbul’un tüm camilerinde Sultan Murad’ın ölümü salâ ile ilan edildi. Murad’ın naşı musallaya getirildiğinde dört tekbir ile namazı kılındı, vezirler ve ulema gözyaşlarıyla naşı Sultan Ahmed Türbesine götürüp defnettiler. Halil İnalcık’a göre, “Bir dönem böyle kapandı.”

*

Sultan İbrahim’in tahta çıkması, valide sultan Kösem’in tahta çıkmasıydı aslında. Kadın düşkünü bir padişahtı İbrahim. Yüzünü hareme, sırtını devlet işerine çevirdi. Eğlence ona, devleti yönetmek valide Kösem’e kaldı. Zevk û sefa dolu bir hayat devlette “otorite boşluğuna” yol açtı. Devlet işleri çığırından çıktı, muazzam bir çözülme ve yağma dönemi başladı.

Bir gece eğlencenin dibine vurmuşken cariyelerden biri ona hep samur kürk giyen bir krala dair bir hikaye anlattı. Evvel zaman içinde bir padişah varmış. Esvabı, sarayının bütün eşyası, yastıkları, perdeleri hep samurdanmış. Hikaye sultanı çok etkiledi. Artık her şeyi samurdandı, kıyafeti, oturduğu minder, odanın duvarları, perdelerini samur kürkle kaplattı. Hatta ortalıkta dolaşan kedilere bile samur kürk giydirdi. Samur o sırada zor tedarik ediliyordu, divanı toplar, samur neredeyse bulup getirmeleri fermanını verdi. Ve pahalı bir reçine olan ambere sardı. Padişah cinsel gücünü arttırmak için amber yiyordu. Samurla amber Sultan İbrahim devrindeki tuhaf hayatın dışını süsleyen iki sembol haline geldi. Bu tuhaf davranışlarına karşı çıkanları ya azletti ya da hapsetti. Bir göreve atanmanın bedeli samurdu, samur getirmeyen hiçbir göreve atanmıyordu. Altınla süslü kumaşlar, her yerin samur kürkle döşenmesi padişahın kati emriydi. Şehirde kürk fiyatları uçtu gitti. Rusya'dan samur gelmeğe başladı. Rusya'ya bu yüzden hazinenin yarısı kadar para gitti.

*

İbrahim’in çocuğu olmuyordu. Bu haber kısa sürede tebaanın arasında da yayıldı. Millet padişahın bir oğlu oldu haberini bekledi durdu. Kösem Sultan, oğlundan döl almak için kolları sıvadı. Çeşit çeşit cariye bulup koynuna soktu. Ve bir cariyenin rahmi döl tuttu, bir oğlu dünyaya geldi, ama bu sırada Sultan İbrahim bir kadın müptelası olup çıkmıştı. Sarayın her tarafı hasekilerle, cariyelerle dolup taştı. Sultan her yerden hediye olarak kadın kabul etmeye başladı. Daha sonra Telli Haseki adını alacak olan Hümaşah adında bir cariyeye nikah kıydı, vezirlerden ve devlet büyüklerinden düğün hediyesi olarak inci ve elmaslarla süslü birer cariye istedi. Bir süre sonra güzellerden ikrah etmeye başladı. Zevkleri değişti. Şişman kadınlara meyil etti.

İstanbul’un en şişman kadınını bulup getirmelerini ferman eyledi. Her yer arandı tarandı, sonunda Üsküdar civarlarında fevkalade şişman bir Ermeni kadın bulundu. Padişah pek memnun kaldı. Daha sonra Şekerpare adını alacak olan Duba Sultan, İbrahim’i çocuk gibi sevindirdi. Geceleri bacakları arasında uyudu. Padişah mükafat olarak Şam eyaletinin bütün gelirini ona bağışladı.

*

Sarayı Kösem Sultan idare ediyor, padişah İbrahim de kadınlar, samur kürk, amber ve tuhaf işlerle uğraşıyordu. Mısır’dan kadın getirsin diye yola çıkan Kızlarağasının gemisini Malta korsanları kaçırıp Girit’e götürdüler. Padişah haberi alır almaz Girit’in zaptını ferman eyledi. Kadınlar için yapmayacağı şey yoktu. Cariyelerin sırtına binerek hayali Girit seferine çıktı. Gece gündüz bütün hayatı cariyelerle geçiyordu. Bazen günde yirmiden fazla kadınla münasebete giriyor, güçten düşüp, takatsız kalıp yerlerde sürünüyordu. Bu durum bir süre sonra ani baygınlıklara yol açtı. Kösem Sultan paniğe kapıldı. Derhal nefesi kuvvetli bir hoca bulmalarını emretti. Onlar da tez elden daha sonra Cinci Hoca adıyla nam salacak olan hocayı buldular.

*

Cinci Hoca’nın asıl adı Hüseyin Efendi’dir. Safranbolulu bir şeyhin oğludur. Padişah hocayı pek sevdi. Yanından hiç ayırmıyor, her işinde ona danışıyordu. Sadrazam ve Valide Sultan’dan daha yakındı ona. Kurnazlığıyla padişahın ruhuna nüfuz etti, nefesiyle onu tedavi etti, ruhi telkinleriyle ona ferahlık verdi. Bir süre sonra Cinci Hoca sarayın en mühim şahsiyeti olup çıktı. Bir süre sonra sultan ona müderrislik, kadılık payelerini verdi, kanun nizam çiğneyerek onu ulema mevkiine çıkardı. Artık güç ve paranın haddi hesabı yoktu, saraylar yaptırdı, istediği devlet mevkiini istediği adama sattı, bir yığın cahili devlette önemli makamlara getirdi, aldığı rüşvetlerle olağanüstü bir servetin sahibi oldu. Sadrazamlar onu kıskanıyordu, haşmetliydi, kudretliydi, hiçbir güç onun üfürüğüyle baş edemezdi artık. Bir süre sonra Cinci Hoca, insan öldürmekten pek haz etmeyen İbrahim’i şiddete sevk etti. Padişah kudretini göstermek için Hoca’nın telkiniyle azillere ve idamlara başvurdu. Cinci Hoca’nın sevmediklerini idam etti, onların yerine Hoca’nın rüşvet aldığı beceriksizleri atamaya başladı.

*

Halil İnalcık ve işin ehli diğer tarihçilere göre Osmanlı tarihinin en feci rüşvet devri Sultan İbrahim’in 8 yıllık saltanat devridir. Padişahın kendisi bile rüşvet alıyor, makamları kadın ve para karşılığı satıyordu. Misal Muslihiddin adında biri Şam kadılığını 19 bin kuruşla aldı, verdiği parayı Şam’dan çıkaramayacağını anlayınca Yenişehir kadılığı istedi. Hanefi Efendi kırk kese akçe karşılığı Anadolu Kazaskeri oldu. Padişahın yakınındaki kadınlar da mevki makam dağıtmaya başladı. Devlet işleri darmadağın oldu. Sevdiği kadınlara inci ve elmaslarla süslediği haşmetli kayıklar yaptırdı, bir süre sonra etrafındaki kadınlara para yetiştirmeyince herkesten para istemeye başladı. İdam ettirdiği paşaların, devlet görevlilerin mallarına el koydu, hepsini cariyelere dağıtmaya başladı.

Acaba “deli” sıfatını bütün bunlardan mı yoksa iki buçuk yaşındaki kızını Yusuf Paşa’yla nikahlayıp günler süren görkemli bir düğün yapmasından mı aldı bilinmez, o sırada yine “kadın meselesinden” başlayan Girit cengi devam ediyor ve arada da parlak zaferler kazanılıyordu. O parlak zaferlerin komutanlarından hediyeler bekledi; mesela Hanya’yı alan Yusuf Paşa’nın kıymetli bir şeyler getirmesini istedi, karşılığını alamayınca da bütün Girit’i almasını emretti, paşa şartlar el vermiyor deyince de onu boğdurttu, sonra pişman oldu, ölüsünü huzura getirtti, yüzüne bakarak, “ne güzel kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu” diyerek ağladı. Tuhaflıkları bunlarla da bitmiyordu. Soğuk bir ayda gittiği Edirne’de, “Buranın odunları iyi değil, ısıtmıyor, tez İstanbul’dan odun getirin” dedi, İstanbul’dan odun getirtti.

*

İşler pek yolunda gitmiyordu. Sadrazamlığa getirdiği Ahmet Paşa her şeyi ondan saklıyor, keyfini bozmak istemiyordu. Konağında anında padişaha sunmak üzere türlü türlü ıtriyat, samurlar, amberler, kese kese inciler bulunduruyordu. Padişah geceleri sadrazama adam yolluyor, kadınları memnun etmek için ondan elbise, takı, süs eşyası istiyor o da anında gönderiyordu.

Dengesiz padişahın, annesi Kösem Sultanla arası iyi değildi, geçinemiyordu. Hatta bir ara onu sürgüne göndermek istedi. Kadınları ile anası da rekabet halindeydi. Özellikle Şekerpare yandaşlarıyla birlikte devlet işlerine karışıyordu. Valide Sultan’la tartışınca, Kösem Sultan Şekerpare’yi dövdürdü. İbrahim kavgayı duydu, sinirlendi, Şekerpare’yi Sakız’a sürdü, mallarına el koydu. Şekerpare’nin mal varlığı arasında bir han odasında; altın, gümüş, inci, elmaslarla dolu on altı sandık çıktı. Samur kürkler, kıymetli elbiseler ve iki yüz elli kese para da cabası. Sultan, bütün bunlar benimdir diyerek hepsini kendisine aldı.

Artık bıçak kemiğe dayanmıştı.

Kösem Sultan bile İbrahim’i tahttan indirmenin yoluna bakmaya başladı. Memleket uçuruma doğru gidiyordu.

*

Ve günün birinde zurnanın zırt dediği yere gelindi. Müsrif, dengesiz padişah yapmaması gereken bir şey yaptı; Yeniçeri ocağının ileri gelen ağalarından samur kürk ve keseler dolusu para istedi. “Para ver” emrini alan Girit cenginin yiğit ağası Murad Ağa’nın gözleri kan çanağına döndü, sinirli bir edayla defterdarın gönderdiği kişiye, “Ben Girit'ten geldim, ince perdaht barut ile yağlı kurşundan gayri bir şeyim yoktur. Samurun ve amberin adını biz elden işitiriz, görmemişiz. Para dersen borç alıp harç ederiz. Bizden selam eyle, defterdara” dedi.

Ve dengesiz padişahın bütün bu davranışları, günümüzün moda deyimiyle “darbe mekaniğini” harekete geçirdi. Bütün ağalar kendi aralarında anlaştılar. Kendilerinden para isteyen padişaha gününü göstermenin zamanı gelmişti. Darı dünyada askerin padişaha para verdiği nerde görülmüştü, asker padişahın mülkünü korur, padişah da ona “ulufe” dağıtırdı. Bu deli ne yapıyordu böyle?

Tez elden ulemaya başvurdu asker, ulema cevaz verdi, aralarında anlaştılar. Artık padişahı dinlemeyeceklerdi.

Bir hareketle padişahı tahttan indirdiler.

Yerine de yedi yaşındaki oğlu Dördüncü Mehmed’i tahta çıkardılar. Sadrazamlık görevini de Sofu Mehmet Paşa’ya verdiler. Zamanında ahlaksızlık eden önemli şahsiyetlerin tümünü öldürdüler. Sultan İbrahim’in damadı, çok sevdiği Sadrazamı Tezkereci Ahmet Paşa’yı boğdular; cesedi bir beygire bağlanıp Atmeydanı'nda bir çınar altına atıldı. Ceset yeniçeriler tarafından parça parça edildi. Bir rivayete göre de öldürüldükten sonra, oldukça şişman olan sadrazamın yağları “Şehm-i ademi vecai mefaşika deva (mafsal ağrılarına iyi gelmektedir)” denilerek parça parça edildi, cahil ahaliye para karşılığı satıldı. Sağlığında “Tezkereci Ahmed Paşa” ismiyle anılmış olan paşa, bu talihsiz hadiseden sonra Farsça “bin parça” anlamına gelen “Hezarpare” lakabıyla anıldı.

*

Darbeden sonra Sultan İbrahim sarayda bir odaya kapatıldı. İdare tekrar Kösem Sultan’ın eline geçmişti. Ama İbrahim yaşıyorsa ona da rahat yoktu. Halil İnalcık der ki:

“Haremde bir daireye hapsedilen Sultan İbrahim’in gece gündüz ağlayış ve feryatları kesilmiyordu; Enderun halkı matem tutup aralarında, nasıl olur, bir padişah tahttan indirilip diri diri mezara konur, çıkarıp yeniden tahta oturtalım, diye dedikoduya başladılar. Dışarıda sipahiler arasında da bu gibi sözler dolaşıyordu.”

Padişahı tahttan indirenler, özellikle ulema bu sözlerden korkmaya başladı. Ulema, Kösem Sultan ve Yeniçerilerle konuşup karar verdi, İbrahim ortadan kaldırılacaktı!

Şeyhülislam Müftü Abdürrahim’den fetva aldılar; müftü ve devlet ricali, Veziriazam Sofu Mehmed Paşa, kadıaskerler ve yeniçeri ağaları hep birlikte saraya geldiler. Saray iç oğlanları ağlaşıp kaçıştılar. İçerden İbrahim’in feryatları duyuldu, “Siz ki benim ekmeğimi yiyenlersiniz, aranızda bana merhamet eden kimse yok mu?” diye bağırmaya başladı. Padişahın yalvarmalarını duyan Cellat Kara Ali bile korkup kaçtı, durum oldukça nazikti; bir an önce canını almak lazımdı. Veziriazam ve müftü Abdürrahim Cellat Kara Ali’yi zorla odaya soktular. Müftü kırmızı urbalar giymiş, elinde Kuran-ı Kerim vardı. Padişah, “Seni evvelce paşa, ‘bir dinsizdir, depele’ demişti, ben seni öldürmedim… İşte kitâbullâh, beni neyle öldürürsüz, zâlîmler!” diye haykırdı. Arkasından Cellat Kara Ali ve yardımcısı Hamal Ali kemendi boynuna atıp kısa süren bir debelenmeden sonra hayatına son verdiler. “Pâdişah-i şehîd” nâşı, gusl namazından sonra Sultan Mustafa’nın merkadi yanında defn olundu. Mezarı başında Kur’an okundu ve Enderun halkına biner akçe dağıtıldı.

Bir askeri darbe neticesinde Sultan İbrahim öldürüldüğünde 33 yaşındaydı. 8 yıl 9 ay hüküm sürmüştü.

***

Yararlanılan Kaynaklar:

Halil İnalcık, “Devlet-i Aliyye”, İş Bankası Kültür Yayınları

Vasfi Mahir Kocatürk, “Osmanlı Padişahları”, Rafet Zaimler Kitap Yayınevi 1960

QOSHE - Samur, anber, şişman kadın veya darbeyle giden “deli” padişah! - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Samur, anber, şişman kadın veya darbeyle giden “deli” padişah!

88 3 19
18.09.2022

Geçen hafta Pazar günü yazdığım, benden önce başka yazarların defalarca anlattığı, çoğu kişinin aşina olduğu “Genç Osman”ın bir askeri darbeyle tahttan indirilip feci bir şekilde öldürülmesine dair yazı, belki de bu tür tarihi vakalara olan ilgiden olsa gerek diğer yazılarıma nazaran daha fazla ilgi gördü sanırım.

Tarihimizde Genç Osman’a karşı tertiplenen askeri darbe ne ilk ne de son darbedir. İkinci Osman’dan önce İkinci Bayezid de benzer bir darbeye maruz kalmış; Genç Osman’dan sonra da Birinci Mustafa, Sultan İbrahim, Dördüncü Mehmed, İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa, Sultan Abdülaziz, Beşinci Murad ve son olarak da Sultan İkinci Abdülhamid askeri darbeler sonucu tahttan indirilmişler. Bunlardan İkinci Bayezid, İkinci Osman, Sultan İbrahim, Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa ve Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra da öldürülmüşler.

İbretlik, acıklı, korkunç, feci, kanlı hikayelerdir hepsinin hikayeleri.

Zaman buldukça bu darbelerin karanlık, kan ve zulüm dolu tarihlerine geri dönmek öğretici olabilir; ben de onu yapacağım.

O halde gelin; tarihe “deli” olarak geçen, tarihçi İlber Ortaylı’ya göre “deli falan” olmayan, sadece “sinirleri adamakıllı bozuk”, kimi yazarların da “bilinçli bir cinnet” olarak nitelendirdiği, Reşat Ekrem Koçu’ya göre ise tahta çıktığında, “Ya Rabbim biraz sonra iki dudağım arasından onca memleketin ve tebaanın kaderini etkileyecek sözler çıkacak, ben buna layık mıyım?” diyerek Osmanlı tarihinin en bilgece duasını yapmış olan Sultan İbrahim’in yine bir askeri darbeyle tahttan indirilmesinin, daha sonra da öldürülmesinin izini sürelim bugün.

Sultan Dördüncü Murat, Bağdat seferinden ağır hasta döndü. Şubat ayıydı. İstanbul’da yaman bir kış hüküm sürüyordu. Osmanlı kaynaklarına göre “gut” hastasıydı padişah, Batılı kaynaklara göre ise “siroz”du. Osmanlı mülkünde müskiratı yasaklamıştı hükümdar, muhtemelen kendisini adım adım ölüme yaklaştıran da yasakladığı o müskirattı. Dersaadet’e varmadan önce Sultan, iki ferman gönderdi şehre; gelişinin şerefine büyük bir şenlik tertiplenecek, bir de tahtın tek varisi olan, o sırada kafeste bulunan kardeşi İbrahim hal edilecek! Bazı tarihçiler der ki, Dördüncü Murat’ın bu fermanla muradı, ölürken tahtı “yetersiz” bir varise bırakmaktansa, hanedana kendi eliyle son verip tarihe son Osmanlı padişahı olarak geçmekti. Bu fermanlardan ikincisi validesi Kösem Sultan’a çarptı, oğluna “İbrahim öldürüldü,” diye doğru olmayan bir haber gönderdi, Sultan Murat annesinden gelen bu haberi öğrendikten sonra, yüzünde dehşetli bir sırıtışla son nefesini verdi.

Ağabeyi Sultan Murat öldüğünde, yerine geçecek olan İbrahim 24 yaşındaydı. İbrahim 1615 doğumludur. Sultan Ahmet ile Kösem Sultan’ın oğludur. 2 yaşındayken kafese koymuşlar çocuğu. Kafese düşen ilk şehzadedir. Sultan Mustafa, Genç Osman ve Dördüncü Murat’ın hükümdarlıkları sırasında her an bir celladın gelip boynuna kement atması korkusuyla yaşadı. Böyle böyle kafeste 22 yılını geçirdi.

Kafes, Topkapı Sarayı’nın tam ortasında, yüksek duvarların arkasında kalan iki katlı gri bir binaydı. Valide sultanların odasının tam karşısındaydı. Bahçesi güzeldi. Ancak zemin katı penceresizdi. İkinci katta ise sadece denize bakan pencereleri vardı. Buraya kapatılan şehzadelerin ya hükümdar olmak ya da boynunu celladın kemendine uzatmaktan başka bir şansı yoktu. Dışarı çıkamazlardı. Yanlarına sadece sağır ve dilsiz hizmetkarlar girebilirdi. Mütevazı bir de haremleri vardı. Bu hareme giren kızların da kaderi şehzadelerle aynıydı. Onlar da bir daha dışarı çıkamazlardı. Ya rahimleri alınır ya da kimyevi bir usulle kısırlaştırırlardı. Her şeye rağmen hamile kalan olursa canından olurdu.

İbrahim burada küçük bir odada kalıyordu. Yemeğini kapısının demir parmaklıkları arasından veriyorlardı. Oda sadece denizin görüldüğü demir parmaklıklı küçük bir pencereden alıyordu ışığını. Pencerenin önüne kuşlar konuyordu. O da oraya gelen güvercinleri besleyerek geçiriyordu günlerini. Onlarla eğleniyor, onlarla konuşuyordu. Diğer kardeşlerini Sultan Murat boğdurmuştu. Her an sıranın kendisine gelmesi korkusuyla yaşıyordu. Bu durum bünyesini feci sarsmıştı.

1640 yılında ağabeyi Sultan Murat öldüğünde dışarıda olup bitenlerden bihaberdi. Kendisine haberi verip tahta çıkarmak üzere Darussaâde ağası kapısını çaldı. Ağa, “Mübarek başınız sağ olsun, kardeşiniz vefat etti, taht-ı saltanat sizindir” müjdesini verdi. İbrahim inanmadı, onu kandırarak ölüme götüreceklerdi; “Siz bana mekr û âlidersiz, bana taht ve saltanat gerekmez, karındaşım sağ olsun, benden ne istersiniz?” diye çıkıştı. Odada ne varsa kapının arkasına yığdı. Annesi Kösem Sultan’a haber verdiler, geldi “Aslanım başın sağ olsun, gel çık” diyerek onu tahta davet etti. Yine çıkmadı. Yemin ettiler, yine çıkmadı. Mecburi kapıyı kırdılar. Bir koluna Kösem Sultan, öteki koluna ağa girdi, sürükleyerek dışarı çıkardılar. İbrahim’i sürükleye sürükleye, feryat figan içinde Sultan Murad’ın cesedinin bulunduğu odaya götürdüler, o hâlâ etrafa hakaretler yağdırıyordu. Cesedin yüzünü açtılar. Bir süre ağabeyinin yüzüne baktı. Sonra taht odasına yöneldiler. Aniden geri döndü, kardeşinin gerçekten de öldüğüne emin olmak istiyordu. Tekrar yüzünü açtılar, iyice emin olunca, bazı tarihçilere göre kahkahalar atarak “kasap sonunda öldü” deyip çılgınca dans etmeye; Halil İnalcık’a göre ise hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ve taht odasına doğru yürüdü. Tahta çıktı ve tarihe geçen şu duayı yaptı:

“Ey Rabbim! Bana saltanat nasip ettin. Biraz sonra koca bir ülkenin bütün insanlarının mal ve can emniyeti iki dudağımın arasından çıkacak bir kelimeye bağlı olacak. Yeryüzünde irademin önüne geçecek bir........

© Habertürk


Get it on Google Play